Book May Kill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Book May Kill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2014

Bir Avuç Kömür İçin Bir Ömür Verenlere

Mak. 
Book May Kill  
YAS YAZISI                 
                                                                                             
Bir avuç kömür için bir ömür verenlere…


Hayat öyle değişik ki. Bir gün varsın, bir gün yoksun. Öyle belirsiz ki her şey. Ya da belirli belki. Bilmiyorum.


13 Mayıs unutulmayacak! Öyle acı veriyor ki, düşünmek bile yeter nefes alamamak için. Boğazımız düğümlü, yutkunamıyoruz. Feryatları duymaya gerek yok, umutsuz gözleri görmeye gerek yok, korkunç belirsizliği hissetmeye gerek yok. Soma öyle acı veriyor ki… İçim acıyor, içimiz acıyor. Diyecek söz yok, konuşacak, yazacak kelime yok. Hiçbir şey yok. Hayat boşmuş gibi, sanki kimse yaşamıyormuş gibi, hayat aslında yokmuş gibi, her şey kömür karasıymış gibi.

Siyah en sevdiğim renk artık. Ya da nefret ettiğim. Bilmiyorum. Kömür karası adı ağza alınmayan ama her daim saygı duyulandı; artık ölümü hatırlatan. Kara renk emekti artık, aslında hep öyleydi, kıymetini bilmediler emeğin. Şerefli emekçilerin emeği beş para etmezdi, yolsuzluk yapanlar daha emekçiydi, onların emekleri de zaten milyonlar ederdi. Emek derken, bilmem kaç dolarlık saatin garanti belgesini çıkarıp göstermek için harcanan emekten bahsettim, anlayın.

3 Nisan 2014

İyi O Zaman, Ben De Kendimi Durdurmuyorum!

                                                                                                                                 Mak.
Book May Kill
İyi O Zaman, Ben de Kendimi Durdurmuyorum!


Zorlu hayat koşulları sebebiyle, yine uzun bir aradan sonra yazabiliyorum bir tanecik köşeme. Kitap da okumuyorum, okuyamıyorum, dikkatimi toparlayamıyorum. Beni mutlu eden şey sayısı her ne kadar artsa da bu dönemde, yine de kitap okuyamamak ve yazı yazamamak beni hal ve hareketlerimden soğuttu, “Allağm neden okuyamıyom, yazı yazamıyom!” moduna soktu. Okula giderken okumayı planlayıp yanıma aldığım kitap adları değişti zamanla, 10 sayfa okuyup bıraktım onları da. Sanırım tek bir şey değişmedi bu dönemde hayatımda, o da Perşembe günleri sabahın köründe aldığım ve aldıktan sonra her sayfasını bayılarak okuduğum Uykusuz Dergisi. Dikkatimi toparlayamayıp elime aldığım her kitabı, okuma aşamasında hayallere dalıp, hayal ettiğim hiçbir hareketi gerçekleştirememem üzerine üzüntülü ve kahırlı anlar yaşadığım günlerde, genelde çekingenliğim ve ben, beraber Uykusuz’u okuyup keyiflendik. Çekingenliğim nedeniyle gerçekleştirmekte zorlandığım sevimli hayallerimi denize atıp, kulağımda Red Hot Chili Peppers’ın boşvermiş tınıları ile dergimi okumaya devam ettim genelde. “Aslında çizerler de çekingen insanlar, baksana ne kadar utangaçlar ehe” şeklinde, kendime pay çıkarıp, “Tamam o zaman yae!” modundaki alakasız boşvermişliğim de çekingenliğimle benim yanıma geldi koşarak ve üçümüz keyifle vapurdan inip okula gittik, giderken de kedi köpek sevdik Beşiktaş sokaklarında. Artık hayat daha kolay hale gelmişti; çünkü yazarlar ve çizerler de çekingen insanlardı. Uykusuz’un üzerimde nasıl bir etkisi var anladınız mı şimdi? Bence anladınız… Bu sadece bu dönem için geçerli tabi ki, biz Uykusuz’la lisede ne anılar yaşamıştık, haberiniz yok. Kahve eşliğinde lisedeki en yakın arkadaşım ve ben, elimizde Uykusuz’la birbirimize karikatürleri, yazıları göstere göstere, anıra anıra gülerek okurduk dergiyi. Allah’ım ne güzel günlerdi demekten kendimi alamıyorum, zamanın koşturarak hareket etmesi beni çileden çıkarıyor.


Saçma bilinçaltım, kişilik özelliklerim ve anılarımla da sizi tanıştırdıktan sonra, sadede gelelim. Uykusuz Tanıtım Günleri yapmıyoruz bugün. Bugün sizi kendi hazırladığım amatör sorularımla röportaj yaptığım, Uykusuz’un “kendimi durduracak değilim.” ve “Kaç Yıl Oldu?” köşelerinin yazarı Fırat Budacı ile buluşturacağım! Kendisi “kendimi durduracak değilim 1” ve “kendimi durduracak değilim 2” olmak üzere yazılarını derlediği iki kitaba ve insanı şaşkınlığa uğratan detayları içeren “Kaç Yıl Oldu?” kitaplarına sahip olmasının yanında, aynı zamanda bir diş hekimi. “Bunları biliyoruz, röportaj lütfen!” dediğinizi duyuyor ve sizi Fırat Bey’le baş başa bırakıyorum.

27 Şubat 2014

Alyanaklı Bir İstanbul Beyefendisi

                                                                                                                      Mak.
Book May Kill

Eskiye olan özlemim nedeniyle bazen kendimi 70’li yaşlarda, 40’lı yıllarda doğmuş, televizyonun, internetin, hiçbir şeyin olmadığı bir dönemde yaşamış, eski İstanbul hanımefendisi gibi hissediyorum. Oysa sadece, pazar geceleri annesi tarafından yıkanmış, akşamüstü, 15.00 gibi Şeker Kız Candy ile hüzünlenip, 17.30’da Sevimli Kahramanlar üzeri Şirinler izlemiş, hafta sonları da annesiyle Heidi izleyip dans etmiş neşeli bir 90’lar çocuğuyum. Şimdi de ara sıra, eski çizgi filmleri izlemenin yanında artık nur topu gibi bir, “hafta sonları eski Türk filmleri izleyip ağlama” ritüelim var.  Türk filmi demişken de, sanırım Sezercik filmlerindeki al yanaklı sütçü amcayı hatırlarsınız, hı?


Evet evet, filmlerde kendisini gördüğümüz an içimizi sıcaklık kaplıyordu, filmlerde hep tatlı yanaklı genç bir ihtiyardı, hep gülüyordu, hep insanlara yardım ediyordu. Evet evet ta kendisi, Nubar Terziyan’dan bahsediyorum. O tamahkâr, yumuşak kalpli babacan görünümünün içinde, babacan aile reisinin yanında, gerçek bir İstanbul Beyefendisi yatıyormuş biliyor musunuz? 


Kendisini, hayatını, kariyerini kısaca anlatmak isterdim sizlere; fakat benim anlatmama gerek kalmayacak sanırım. Kendisinin kaleme aldığı “Ne İdim Ne Oldum” adlı öyküleştirilmiş biyografi tarzı kitabı okuduğunuzda, rahmetli Nubar Bey hakkında bilmediğiniz pek çok şeyi öğrenme fırsatı bulacaksınız. Evet, Terziyan’ın hayatını anlatmayacağım tümüyle; fakat kitaptan bahsetmek için bazı detayları açıklamam lazım diye düşünüyor ve zevkle kitabımıza geçiyorum.

17 Şubat 2014

Beyoğlu’nun İçine Çeker Sizi, Beyoğlu’nun En Güzel Abisi!

Mak.
Book May Kill
                          
2014 yılının ilk Book May Kill yazısı, biraz geç teşrif ettiler. Kendileri bize bu hafta 2013’ün son aylarına doğru yayınlanan, İstanbul sevdası ve tarihe olan ilgisiyle tanınan, kaliteli Türk polisiyesi arayanların yakın markaja aldığı Ahmet Ümit imzalı enfes bir polisiyeyi anlatacaklar: Beyoğlu’nun En güzel Abisi.

“Yıkılmayı bekleyen binaların, kapıları sökülmüş, çerçeveleri çıkarımlı, duvarları çökmüş, çatıları uçmuş evlerin arasında yürürken sanki İstanbul’un göbeğinde değil de bombalanmış bir şehrin sokaklarında yürüyor gibi hissettim kendimi.”


Benim için 2013’ün en lezzetli kitabına geçmeden önce, Ahmet Ümit hakkında birkaç bilgi duymak isteyen?


28 Aralık 2013

Sefahatin Kucağında Cinsel Perhiz: Tabuların Metamorfozu

M
Perfume May Kill, Book May Kill yerine yazdı.



« Büyük fikirler yüzünden ahlâkı bozulacak kişiye yazıklar olsun! »
Marquis de Sade

Seksten bahsetmenin tek tehlikesi rol çalmaya meyilli oluşudur; özellikle de diliniz Sade’ınki kadar uyarıcı, anlattıklarınız gösterişliyse. Döneminin en büyük düşünürleri arasında bahsi geçen Sade’ın 1895 tarihli Yatak Odasında Felsefe adlı kitabı cinselliğin aslen bir anlatım aracı olarak kullanıldığı, yazarın liberten görüşlerinin pornografik tasvirler ve sansasyonel ana hikâyeye entegre edilmiş olduğu satirik bir eser. İnsanların birbirleriyle, toplumla ve doğayla olan ilişkisini inceleyen Sade, bunların hepsini şık bir yatak odasından çıkmadan dillendirmeyi başarıyor. Karakterler arası diyalog biçiminde ilerleyen Yatak Odasında Felsefe, genç hanımların terbiyesini hedefleyen yedi bölümden oluşuyor.

Hikâyenin ekseninde Eugénie isimli on beş yaşındaki naif bakirenin başlıca Dolmancé ve Madame de Saint-Ange tarafından cinsel ve fikirsel eğitimi yer alıyor. Eugénie’nin ahlâk bekçisi ve kendini beğenmiş annesi Madame de Mistival, olacaklardan bîhaber, genç kızını görgü ve itaat öğrenmesi için Madame de Saint-Ange’a emanet eder. Asıl vazifesinin farkında olan Madame de Saint-Ange bunu yerine getirirken, kardeşi Le Chevalier de Mirval’den ve onun arkadaşı Dolmancé’den yardım alır. Dolmancé ve Madame, hiç vakit kaybetmeden Eugénie’ye anatomik ve fizyolojik bir temel sunar, ardından libertinist görüşlerini açıklamaya başlarlar. « Cici bir kız düzüşmekle ilgilenmelidir, asla üremekle değil. »

30 Kasım 2013

Haydi İç De Çay Koyayım Ah Muhsin

Bu hafta bize sadece bir kumanda tuşu kadar uzaktaki bir şairden bahsedeceğiz. A evet kendisi bir senarist ve yine evet, kendisi bir yönetmen; aynı zamanda da oyuncu. Onur Ünlü’den ya da takma adıyla Ah Muhsin Ünlü’den başkası değil bu kişi. Bu zamana kadar içinde bulunduğu kaliteli yapımlarda karşımıza çıkan Ünlü’yü birçoğumuz Leyla ile Mecnun ile bağrımıza bastık, Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi ile takdir ettik, Ben De Özledim ile yeniden kavuşmanın verdiği sevinçle kucakladık. Bundan önce de 90’lı yılların delikanlı dizisi Deli Yürek’in senaristliğini üstlenmiş (Aynı zamanda oyuncu olarak da bulunmuştur.), Haluk Bilginer ve Özgü Namal’ın oynadığı Polis adlı filmin de yapımcılığını, yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenmiştir kendisi. 


Ah Muhsin Ünlü’nün şiirlerini derlediği Gidiyorum Bu adlı şiir kitabı da kendisinin yetenek abidesi olduğunun bir göstergesi sanırım. Şiir sevmeyen beni (Her zaman şiirin çok yapmacık olduğunu düşünmüşümdür, şiire ısınmamı sağlayan Ah Muhsin Ünlü’nün Hatırlat da Haziran Sonlarında Çocukluğumu Yakalım adlı şiiri olmuş bile olabilir. Yo yo pardon, Sabahattin Ali’nin Hapishane Şarkısı-V ya da halk içinde Aldırma Gönül olarak bilinen şiirini unutmuşum. Sabahattin Ali’yi bir güzel irdeleyelim mi önümüzdeki yazıların birinde?) şiire ısındırmıştır Ah Muhsin Ünlü, ne yalan söyleyeyim. Tek meziyeti insanlara şiiri sevdirmek ya da yönetmenlik değil ki Ünlü’nün. Leyla ile Mecnun ekibinin duygu yüklü, anlam patlaması şarkılarıyla hayat bulan Leyla the Band adlı müzik grubunun da davulculuğunu yapıyor Ah Muhsin Ünlü bir de, ya da Onur Ünlü mü demeliydim?


23 Kasım 2013

Güzel - Çirkin Ayrımı = Mini Faşizm Midir?

“13 saattir bilgisayar başındayım, ölmek üzereyim, Allah’ını seven bi şey yapsın yoksa ben ölüyorum!”, “Zaten canım burnumda, üstüme gelmeyin, hof!”, “Ağlıyorum şu an, yapamıyorum, çalışamıyorum, çok zor.”, “Abi makine sayısı diyor, takt süresini vermemiş, ay biz mi bulucaz onu hıımm, zormuş…” cümlelerini sarf ederek etrafta dolaştığım ve blogu ihmal ettiğim anlar sadece birkaç gün geride. Ben uykusuz kalıp salak gibi ortada dolaşırken, aynı dönemdeki arkadaşlarımın “4. sınıf çok da sıkıntılı değil sanki di mi, ben çok rahatım.” demesi de ayrı bir olay. Bu laftan sonra ne dersin ki?

Kafamda deli sorular ve minik bir açıklama yapma gereği duydum:

-Ben neden doluyum bu kadar hakikaten, ha 7 dersim var!
-Benim de 7 dersim var kiee?!
-Benim de…

Dumur olma halinde bir süre takılırken bir yandan da gevşek götlü olup olmadığımı, işlerimi zamanında bitiremeyip, uzattığımı düşünmeye başlıyorum ama sorun bende değil bence, hayat zor. Neyse. Konuyu da saçma sapan bir şekilde bağlayamadıktan sonra yavaşça esas konumuza doğru süzülürken bir yandan da arka planımda Boris Vian’dan J’suis Snob adlı parça çalıyor.


Boris Vian’ın müzisyen de olması, beni “Adamlar yapıyo, ben daha 7 dersi bir arada götüremiyorum, kahretsin!” moduna soksa da, kendisi için kullanılan sıfatları görünce (yazar, şair, müzisyen, şarkıcı, gazeteci, senarist, oyuncu, eleştirmen, çevirmen ve maden mühendisi), Boris Vian’a imrenme ile karışık bir hayranlık duymaya başladım. Sadece bir kitabını okuduğumu söylemek istiyorum öncelikle, sular seller gibi bilmiyorum her kitabını, hangi kitabında konuya nasıl yaklaştığını. Sadece okuduğum “Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek” kitabını,  diğer kitaplardan farklı olarak, düşünce yapımı bir kenara bırakıp farklı yapıda düşünmeye, farklı şekilde yorumlamaya ya da yorumlamaya çalışmaya başladım. Chuck Palahniuk, genel edebiyat anlamında ne kadar ilginç bir üsluba sahipse, Boris Vian da sanırım onun babası şeklinde bir durumda gözümde. İlginç üslubu ve iletmeye çalıştığı mesajlar birbirleriyle harmoniden ölen bir şekilde dolanmakta etrafta. Gerçek ve kurguyu harmanlayan havası da beni benden almıştı, okuduğum kitabında. Diğer kitapları ise okunacaklar listeme eklenmiş durumda. Boris Vian’dan bir parçayı da paylaşalım ki okurken müziğimiz de eksik kalmasın.

Je Bois



5 Kasım 2013

Ceo mu Olmak İstersiniz, Artemis mi?

Hayatım, gündelik yaşamda imkansızları bulma çabalarıyla dolu. Çok mu “kendine yolculuk”, “kişisel gelişiyoruz!” temalı kitap cümleleri gibi oldu? Şu an istediğim “General Electric’in CEO’su olmayı 5 yaşımdan beri istiyordum, arzuluyordum.” ana fikrine ulaşmak değil. Anlatmak istediğim şu; medeniyetin doğayla bütünleştiği, havanın mütemadiyen güneşli olduğu, milletin boş beleş etrafta dolaşıp Eros’un oklarına maruz kaldığı ve salak salak aşık olduğu, insanların sürekli gezdiği ve yaptıkları tek işin sanatla ilgili herhangi bir iş olduğu bir dönemde yaşama isteği duyuyordum. Böyle boş beleş falan.  Bir de özel güçlerim olsaydı mesela, ne bileyim çok güzelmişim, hayvanlarla konuşabiliyor, bitkilere hayat verip, insanları kurtarıyormuşum, gibi. Böyle şeyler ancak filmlerde olur işte çocuklar, bir de mitoloji kitaplarında. Ah mitoloji. Mitoloji aşkımın kusana kadar Age of Mythology oynamaktan, çizgi filmlerden, Truva filminden, okulun Çanakkale gezilerinden, Homeros babadan,  bir de bir zamanlar her ay aldığım Bilim Çocuk Dergisi’nden geldiğini düşünüyorum.  Ama bu zamana kadar ancak Antik Yunan Mitolojisi ile ilgili kitaplar okuyup, araştırma yaptım, sanırım en çok ilgi duyduğum mitoloji coğrafyası Yunanistan tarafları. %50 Ege’liyiz canıms, olacak o kadar.

Bu hafta sizlerle sahaftan ve kütüphaneden aldığım Antik Yunan Mitolojisi kitapları ışığında, bazı tanrıların, tanrı çocuklarının, yaratıkların, olguların mini öykülerini paylaşacağım, umarım seversiniz. Kitaplar birbirinden çok farklı değil aslında, bazıları sözlük niteliğinde, alfabetik olarak tanrılar, yaratıklar ve olgular sıralanmış, birbiriyle bağlantılı olanların yanında “Bkz.Hermes” şeklinde yönlendirmeler mevcut, bir kitapta ise roman gibi baştan sona oluşumlar öyküsel bir dille anlatılmış. Her birine de bayıldım ben.

Yunanlar, evreni tanrıların yarattığına inanmazlardı. Onlara göre evren, tanrıları yaratmıştı. Tanrılardan önce yer ve gök vardı, titanlar da yerin ve göğün çocukları, tanrılar da torunlarıydı. Titanlar yaşlı tanrılar olarak bilinirlerdi ve yıllar boyu evreni ellerinde tutmuşlardı. En önemli titanın Kronos olduğu söyleniyordu, kendisi Zeus’un babasıdır. 

Zeus

26 Ekim 2013

Gerçeklik Kokan Bir Roman: Aslan Postuna Bürünmek

Merhabalar. Bayram tatilinde dinlenip, kır bayır dolaşıp, denize ayak sokup, çılgınca yemek yiyen bünyem, sınavlı projeli yoğun tempoya nasıl alışacak bilemiyorum. Korkmuyor değilim, ders de çalışmadım tatilimde oh mis. Kitap açısından ise iç açıcı sayılabilecek bir tatil geçirdim. Gabriel García Márquez’in ödüllü kitabı Yüzyıllık Yalnızlık’ı ikinci defa okuduktan sonra, yazarına nereden olduğunu bilmemekle birlikte aşina olduğum, kitapçıdan eli boş çıkmamak adına alıverdiğim bir romanı okudum. Kanada-Sri Lankalı yazar Michael Ondaatje’nin Türkçe’ye Aslan Postuna Bürünmek olarak çevrilmiş, In the Skin of a Lion adlı kitabını. Yazara nereden aşinaydım peki? The English Patient - İngiliz Hasta adlı filmi izlemiş miydiniz? İşte efendim izlediğiniz, duyduğunuz, “Aaaa abi ben izleyememiştim onu ya!” dediğiniz o film, Michael Ondaatje’nin romanından uyarlanmış bir film. Açıkçası ben Aslan Postuna Bürünmek’i daha önce hiç duymamıştım, o yüzden anlayacağınız üzere bayağı bir şaşırdım, siz duyduysanız, benim bu şaşkınlığıma “Pardon da, salak mısın?” şeklinde tepki verebilirsiniz, yapacak bir şey yok. Neyse işte kitabın konusunu gerçekten çok beğenmekle birlikte, yazarın anlatım tarzı da oldukça ilgimi çekti. Akıcı ve şiirsel bir anlatımla, düz yazı okuduğunuzu hissetmiyorsunuz neredeyse, tabi şiirselliği de tadını kaçırmadan, tam ayarında kullanmış Ondaatje romanında. Meraklandıysanız buyurun buradan yakın.

9 Ekim 2013

Adı Olmayan Kız: Netoçka Nezvanova

Dostoyevski okuyunca hayatımı 1800’lü yıllarda Rusya’da yaşayan, düşük gelirli bir memur ailesinin buhranlı, küçük ve hastalıklı kızın hayatıymışçasına benimsiyorum, nedensiz yere acı çekip dertleniyorum. Böyle bir gereksiz acılar, bir anlamsız oflayıp poflamalar, kaş çatmalar, ani üşüme nöbetleri ve ağlamaklı olmalar… Hayatıma renk getirmek için yapmayacağım şey yok doğrusu, ne kadar da çılgınım. Neyse işte Rus Edebiyatı’nın bende böyle bir etki bırakması, zaten depresifleşip dünyanın kapitalist düzenin kölelerinden oluşan bir bok çukuru olduğunu düşünmeye elverişli bünyemi ve ister istemez de hayatımı etkiliyor. Kapitalizm ne alaka derseniz cidden bilmiyorum, Mikroiktisat çalışıyorum bu ara, ota boka “Bunlar hep kapitalist düzen ah mother nature neler çektin annesi!” şeklinde tepki vermeme yol açıyor, affedin. Ne diyorduk, Dostoyevski. Ben o zaman izninizle yardırıyorum.


Netoçka Nezvanova, Dostoyevski’nin ilk roman denemesi olması nedeniyle oldukça önemli bir eser. Kardeşine yazdığı mektupta “itiraf biçiminde büyük bir roman” yazmak istediğini söyleyen Dostoyevski, 1849 yılında tutuklanıp Sibirya’ya sürgün edilmesiyle başladığı romanı yarım kaldı ve geri döndüğünde de bu romanına geri dönmedi ya da dönemedi. Bu kadar büyük travmatik bir olaydan sonra da önceki hayatında başladığı romana dönüp hiçbir şey olmamış gibi yazmasını en azından ben beklemezdim zaten. Ayrıca kitabı bitirse, psikolojisi ve kişiliği değişmiş bir insan olarak çok daha farklı ve derin yazacağı için (bunu sonraki eserlerinde görüyoruz.) romanın bütünselliği bozulacaktı zaten. Dostoyevski’ye de hak verdikten sonra, kitabın konusuna geçebiliriz. Romanın ana karakteri Netoçka isminde; çilekeş annesi ve müzisyen babasıyla yaşayan, aile içerisindeki sorunlarla küçük yaşta tanışmış bir kız. Annesinin acılı ve çileli yaşamı, babasının bencilliği ve işgüzarlığı, babasına duyduğu sevgi (bunu bazı kısımlarda aşk olarak adlandırmıştır roman kahramanımız.) ve yaşamaya istekli küçük bir kız. Netoçka Nezvanova ismi Rusça’da “adı yok” gibi bir anlama geliyor, yani Netoçka romana Dostoyevski’ye göre “adı olmayan küçük bir kız” olarak başlıyor. Netoçka’nın yaşamını şekillendirecek olaylar hiç umulmadık şekilde gelişiyor ve Netoçka kendini tamamen farklı bir dünyada buluyor. Ona çok uzak gelen bu dünya kendisini psikolojik anlamda da hem olumlu hem de olumsuz yönlerde etkiliyor. Netoçka’nın karşılaştığı dramatik olayla birlikte kitap da sona eriyor. Netoçka’nın hem ezik hem gururlu, hem çekingen hem baskın karakter(ler)ini hissedip, yaşadığı ikilemleri, çektiği acıları, Dostoyevski’nin psikolojik analiz yeteneği yardımıyla,  benimseyeceğinizi garanti ederim.

30 Eylül 2013

Öğrenci Alemine, Başka Alemlere, Ama Asıl Polis Alemine Dikiz Atan, Entrikası Bereketli Bir Polisiye


Behzat Ç.’ yi bilir misiniz? Sürekli argo konuşan, kütümsü saçlı, saç sakal birbirine karışmasına rağmen anlamlandırılamayan bir karizmaya sahip olan ünlü komiser Behzat Ç. Her 10 dakikasında bir “Nabıyon la?” repliğini her duyuşumda yüzüme en irisinden bir gülümseme yayan, bazen beni hüngür hüngür ağlatan, bazen de kahkahalarla güldüren güzide dizim. Bitmesine ne kadar üzülsem de, şu dönemde bu kadar dobra bir dizinin bu kadar süre bile yayınlanması şaşırtıcıydı zaten. E tabii filmlerini de unutmamak lazım. Behzat Ç.’yi çok fazla argo ve küfür içerdiği için sevmeyen çevreler de var, yani kendilerince haklı olabilirler tabi ama ben doğal, içten, bizden biri gibileri gördüğüm karakterleriyle birlikte diziye de hayranlık duymaktayım. Doğallıktan ölen bu dizi ve dizinin baba karakterleri hatrına, Behzat Ç. macerasını başlatan, Gezi eylemlerinde Çarşı Grubu’ndan eylemlere katılıp bir TV programında “Benim arkadaşım, gaz kapsülüne vole atmış adam.diyerek beni delicesine güldüren, Raskolnikov’a karşı özel bir ilgisi olduğunu düşündüğüm ve kitaplarını heyecanla takip ettiğim Çarşı fedaisi Emrah Serbes’i ve kitaplarını tanıtmak istiyorum bu hafta sizlere. Nereden geldi aklıma bilmiyorum ama “Acaba napsam bu hafta kiiii?!” sorularıma “Bilmem…” şeklinde cevap verilmesinden mütevellit derin düşüncelerim sonucu çıkardım beynimin içinden bu fikri sanırım. Beni iplemeyen arkadaşlarıma da kindar göndermelerimi yaptıktan sonra başlasak mı?


Emrah Serbes’i ben hep Aşk-ı Memnu’daki Beşir’e benzetirdim. Hala da benzetirim. (Beşir’i severdim ben, naif bi çocuktu, Behlül gibi piç değildi, mülayimdi, Allah rahmet eylesin.) Onun için de kendisine duyduğum sempati bu benzerliği yakaladıktan sonra seviye atladı ve onu her görüşümde “Ehe Beşir.” moduna girmeme neden oldu. Dostoyevski’yi sevmesi ve sevdiği kıza Raskolnikov’dan bahsedip onu korkutan bir karakteri yazdığı yazısıyla beni kendine hayran bırakan Serbes, aynı zamanda bir zamanlar bayıldığım Murat Menteş, Uykusuz’un gözbebeklerinden Fırat Budacı ve daha niceleriyle beraber Afili Filintalar üyesi. Emrah Bey’in yazdığı bir kısmın linkini hemen paylaşıyorum.

19 Eylül 2013

Pretend You’re Happy When You’re Blue

Bana çok uzun gelen bir aradan sonra yeniden birlikteyiz. Bana uzun geldi, çünkü uzun süredir yazmadım. Dinginlik içinde, “hiçbir şey yapmamaca” oynuyorum. Çok zevkli, inanır mısınız? Küçük bir “kendini bulma yolculuğu” içindeyim.  Her huzur, dinginlik ve sakinlik istediğimde olduğu gibi, bu sefer de bir Haruki Murakami romanı okumak istedim: Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında. Kitaba adını veren şarkı da tahmin edebileceğiniz gibi, South of the Border.  



Kitabın adından itibaren başladık Haruki Mukarami’nin yine entelektüel bilgi bombardımanına. Umarım caz ve klasik müzik açısından roman karakterinin bayıldığı şarkılar, sanatçılar, şarkı sözlerini kucaklayan bu romanı okurken siz de benim kadar heyecanlanırsınız.

Kitabımız Hacime isimli bir adamın hayatını kaba çerçevede ele alıyor. Hacime; iki çocuklu, sevdiği kadınla evlenmiş, mutlu bir evliliği olan, sıradan sayılabilecek bir adamdır. Eşinin babası tarafından aldığı yardımlarla kendi çalışkanlığını harmanlayıp kazandığı başarılı bir kariyeri olmasına rağmen yine de hayatında eksikler aramaktadır. Hacime’nin çocukluğundan başlayarak hayatını bir nevi kronolojik sırayla ele alan Murakami,  kahramanın duygusal gelgitlerini de bize çok derin bir şekilde hissettiriyor. Kitapta Hacime’nin ikilemleri, gençliğinde düştüğü sıradan hatalar, evliliğinde mutlu olup yine de bazı eksiklikleri sorgulaması gibi birçok psikolojik irdeleme yer alıyor. Hacime’nin artık hayatının dönüm noktasında olduğu andaki psikolojisini, basit nüanslarda, kendi psikolojinizle özdeşleştirebilirsiniz. İnsanoğlunun çok da karmaşık bir yaratık olmadığını bize tekrar hatırlatan Murakami’nin bu romanı, aslında tam “uzun metraj film çekilmelik roman” niteliği taşıyor. Kısa bir film senaryosu gibi olan kitabı okurken bunu siz de hissedeceksinizdir, eminim. Çılgın yaratıklar, gizemli olaylar, heyecanlı maceralar olmamasına rağmen, okuyucuyu yine dingin denizlerde kısa süren ama dolu dolu bir yolculuğa çıkaran Murakami’ye saygımı, sevgimi dile getiriyorum tekrar.

19 Ağustos 2013

Raskolyevski

Onunla uzun süreden beri tanışmak istiyordum ama tanışamamıştım bir türlü. Neden ilgimi çekiyordu bu kadar, onda beni çeken neydi hiç bilmiyorum. Tanışmıyorduk, tanışamıyorduk. Onu tanıma isteğim sadece bir meraktı. Uzaktan gördükçe, hareketleriyle, mimikleriyle kendini belli ediyordu sadece. Sessizdi, mağrur yüzünde görmüş geçirmiş, olgun bir ifade vardı, kendine güvendiğini belli eder gibi yürüyordu ama içten içe korkak bir çocuk kadar hassas mizaçlı olduğunu anlıyordunuz. Sakince kafasını çevirip bulunduğum tarafa baktığında, meraklı gözlerimle karşılaşıp şaşırmıştı o gün. Sanırım bu zamana kadar kimse onunla iletişim kurmaya çalışmamıştı. Hiç iletişim kurmadığını söyleyemem. Arkadaşları vardı, o da herkes gibi yeri geldi mi gülüp eğlenen, yeri geldi mi ciddileşen sıradan bir insandı işte. Yine de etrafına bir yalnızlık hissi yaydığını söyleyebilirim. Bunu sezebiliyordum. Yalnız kalmak için, bir ipek böceğinin kozasını örmesi gibi ördüğü duvarı yıkmaya çalışıyormuş gibi hissedip utanmış, kafamı derhal yere indirmiştim. Kısa bir süre sonra onun tarafından, bana doğru gelen karartının varlığıyla, utancım daha da arttı. Acaba gelen o muydu? Eyvah! Rahatsız olmuştu bakışlarımdan! Kafamı kaldırmaya korkup, kucağımda kendine yer edinmiş olan Suç ve Ceza’nın “Raskolnikov’un histerik krize girdiği anları” okumaya başladım; fakat nafile, okuduğum hiçbir şeyi anlamıyordum. Karartı gittikçe yaklaşıyordu, o yaklaştıkça benim telaşım da artmaya devam ediyordu. Kalkıp hiç o tarafa bakmadan gitmekle, oturup bu anla yüzleşmek arasında kalmıştım. Gelen o ise, rahatsız olduğu için gelmesi muhtemeldi. Meraklı bakışlarım onu rahatsız etmiş olacaktı. Kalbim göğüs kafesimden fırlayıp, karşı masada yemek yiyip gülüşen arkadaş grubunun masasının tam ortasına kadar uçmak üzereydi.  

Karartı kuzeydoğu tarafımda durdu ve yumuşak bir ses bana “Oturabilir miyim acaba?” sorusunu sordu. Kafamı korkakça yukarı kaldırırken beynim tamamen durmuştu. Fizyolojik olarak bu mümkün mü bilmiyorum ama beynimin enerjisini telepatik güçlerle kalbime gönderip 5 saniyeliğine durduğuna yemin edebilirim. Kalbimse aldığı enerjiyle adeta yardırarak çılgıncasına çarpıyordu. Bu heyecana daha fazla dayanamayarak ona henüz bakmamışken, “Tabii, buyurun.” dedikten sonra onunla göz göze geldim. Okul dışında yeni tanıştığım insanlarla sizli bizli konuşma huyum bir yana, henüz onu tanımıyorken ona duyduğum saygı nedeniyle ona “siz” şekline hitap etmiştim. Gözleri gülüyordu; hatta kahkaha seslerini bile duyabiliyordum. Bana bakıp “Ne güzel kızmış lan!” diyorlardı, duyuyordum. Biliyordum o benim içimi görmüştü, beynimi, kalbimi. Yavaşça sandalyeyi çekip tam karşıma sakince oturdu. Daha önce fark etmediğim elindeki  iki bardak çaydan birini benim önüme koydu ve cebinden çıkardığı, daha önce adını hiç duymadığım bir paket çikolatayı açıp masanın ortasına bıraktı.  Çikolatanın üzerinde Rus harfleriyle yazılmış bir yazı vardı. “Allah Allah nereden almış ki bunu? diye düşündüm. İlginçti. O sırada benim bakışlarımdaki meraka inat, gözlerinden öz güven akıyordu. Yalnızlık duvarının daha önce hiç görmediğim bir yerindeki kapısını açmış ve o an beni içeri buyur etmişti. Ve o anda konuşmaya başladı:

12 Ağustos 2013

Büyülü Bir Çocukluk Hatırası: Harry Potter

Bayramları seviyorum. En çok da Ramazan Bayramı’nı. Deli gibi seviyorum hem de. Çünkü bol bol şeker, çikolata ve baklavayla geçen kalori bombası, eğlenceli, şenlikli bayramdır Ramazan Bayramı. Çünkü ben bir oburum. Obur mobur bayramı seviyorum. Öncelikle de İYİ BAYRAMLAR demek istiyorum sizlere. Sonra da sizlere bir çocukluk geleneğimden, ritüelimden bahsetmek istiyorum. Harry Potter’dan. Let the magical trip begin!

Harry Potter’ın Miço’ya kapak olduğu yıllar. İlk çıkmaya başladığı zamanlarda gazetenin yanında verilen ve kapağında aptal 3 çocuğun olduğu ince dergi. Namı diyar Miço. Aptal diyorum,  çünkü o zamanlar tanımıyordum ve “Çocuk çirkinmiş, kız da kabarık saçlı, diğeri zaten kızıl.” Şeklinde “9 yaşında ne kadar sığ olunur?” temalı çalışmamı yürütmekteydim. O yıllarda pirenses gibi olduğum için bana göre çirkindiler, ne yalan söyliyim. Ergenlik denen “horror story” daha beni vurmamıştı, çocuktum, sarı saçlarımı annem okula gitmediği günler iki yandan toplar beni adeta küçük bir “Şeker kız Candy” gibi süslerdi. Dize kadar beyaz çoraplarım, üzerinde danteller olan yakam ve mavi önlüğüm. Güzeldim lan! Neyse işte, babamın aldığı Miço’yu okula götürdüm resimlerine bakmak için. Sonra baktıkça “Harry denen çocuk” ilgimi çekmeye başladı. Bi kere gözlük ona entelektüel bir hava katıyordu, turuncu-kırmızı kravatı ve gömlek-kazak ikilisiyle efendilikten ölüyordu. Düzgün giyimine inat dağınık saçlarıyla gözümde “serseri ama zeki çocuk ehe” imajı çiziyor ve beni etkiliyordu. O dönemler hovardaydım, ama bir icraatım yoktu, 9 yaşında ne kadar hovarda olunursa işte. Haftalarca aynı dergiyi okula götürdüğümü hatırlıyorum, çantamın içinde yırtılmaya başlamıştı bile, zaten saman kağıttandı o dönemlerdeki Miço.

3 Ağustos 2013

Hayat, O'nun İçin De Zordu

Sakin, güneşli, ılık bir günün sabahında, sabah güneşinin bin bir rengine bulanmış odasında araladı gözlerini. Büyülü uyku ormanından yavaşça çıkıp, lavanta kokan odasında, yumuşak, pembe çiçeklerden nevresimli, üzeri pamukla doldurulmuş yastıklarla kaplı geniş yatağında buldu kendini. Kuş tüyü yastık kullanmazdı. Hayvan dostuydu çünkü. Ne olursa olsun, hayvanlara zarar vermek istemezdi hiçbir zaman. O da canlıydı ve en az kendisi kadar yaşama hakkına sahipti. Yastıkların arasında yatarken bir yandan da gözleriyle etrafı süzüp, ayağına kokan sivrisineği seyretti. Böcekgillerin en sefil türü olarak bilinen ya da en azından öyle görülen sivrisineği bile öldüremiyordu. Kendini onun yerine koyuyor, kendinden binlerce kat büyük bir yaratık tarafından ezilerek öldürülmenin vereceği acıyı hayal edip, onu öldürmekten vazgeçiyordu. Onun yerine pencereyi açardı gitmesi için. Bu sefer de sinek çıkmaz, aksi gibi yeni sinekler girerdi içeri. Olsundu, hiç olmazsa yalnız kalmazdı sinek, onları öldürmek zorunda kalırsa da yalnızlık hissine kapılmadan ölürlerdi birlikte. Sinek ayağından havalanıp, yatağının yanındaki komodinin üzerine kondu vızıldayarak. Komodin kirli beyaz renginde, İngiliz mobilya tipinde iki çekmeceden oluşuyordu ve yatağına göre oldukça minikti. Üzerine nevresimiyle uyumlu eski tip, pembe bir saat, dünden kalma içinde yeşil çay poşeti ve tarçın çubuğu olan lekeli bir çiçekli pembe bardak, yanında da dün gece saatlerce okuduğu Buket Uzuner’in İstanbullular adlı kitabı vardı. Kitaba bayılmıştı. Kitabın 15 farklı kişinin hayatlarını tek bir noktada birleştiren adeta “büyülü” bir havalimanında geçiyor oluşu onu etkilemişti. Tabii havaalanı büyülü falan değildi. Büyüden kastı kaderdi onun. Oldum olası kadere inanırdı. Rastlantı diye bir şey yoktu. Onun adı kaderdi. İyi ya da kötü, yol açtığı şey her ne olursa olsun, kader kaderdir. Bu fikri ona aşılayan babaannesiydi, en azından o öyle sanıyordu. Annesinin de aynı yapıda düşüncelere sahip olması, onu bu görüşe daha da bağlıyordu. Kitap da bir nevi “kadervari” bir rastlantılar silsilesine dayanmaktaydı ve kitaptaki iki mükemmel karakterin aşkı onu büyülemişti. Heykeltıraş Ayhan ve her genç kadının idol olarak alabileceği Belgin. Ayhan’ın hayat hikâyesinin saflığı, onun hiçbir zaman ulaşamayacağı kadar yetenekli oluşu, onu kıskandırmıştı. Ve geriye kalan 13 karakterin her birinin birbiriyle olan yakın veya uzak bağlantılarını okumak, okudukça şaşırmak onu tüm gece kitap okumaya itmişti. Ah yine şu sinek. Aptal gibi vızıldayıp başını ağrıtıyordu. Ani bir refleksle sineği komodine yapıştıracak ölümcül darbeyi indirdi. Çıkan tahtaya vurma sesiyle ne yaptığını anlayıp, iğrentiyle karışık vicdan azabıyla elini ters çevirdi ve dün geceden beri karnını doyurduğu elini kırmızıya boyamasından belli olan sineğin ölüsüyle göz göze geldi. Hışımla kalkıp banyoya geçti ve elini antibakteriyel sabunla yıkadı. Antibakteriyel sabunların aslında zararlı olduklarını öğrendiğinden beri annesi eve bu sabunlardan sokmuyordu ama son kalan bir şişeyi açmak zorunda kalmışlardı. Elini üç defa yıkayıp sinirle odasına döndü. Nedensiz sinirinin nedeni belki de Ayhan ve Belgin’in her şeyden kolay ilerleyen aşkıydı ya da Ayhan’ın doğuştan gelen yeteneği. Kendi yetenekleri, uğraşları Ayhan’ın büyülü ve bir alana odaklanmış yeteneğinin yanında devede kulak değil tüy bile kalmazdı. Sinirliydi, çünkü elindekilerle yetinmeyen bir çocuktu, elindekilerle yetinmeyen bir genç kız olmuştu. Sinirliydi. Sadece. Sinirliydi. Nefes alış verişleri hızlanmaya başladı. Göğsünün üzerine devasa bir ağırlık çöktü. Bu neydi şimdi. Ah doğru ya, artık sinirlendiğinde bu aptal histerik krizlere tutuluyordu. Aşamadığı aptal bir şey daha! Nefes alamamaya başladı, yutkunamıyordu. Sakinleşmeye çalıştı. Bir kitap yüzünden bu kadar sinirlenmesi normal miydi yoksa sinir hastası olma yolunda emin adımlarla ilerliyor muydu, bilmiyordu. Tek bildiği yaşamaktan çok okumayı tercih etmek istediğiydi. Kitaplarda her şey daha sade, daha berrak ve daha akıcıydı. Kitaplarda her şey daha “kolay”dı. Hayat zordu. Hayat herkes için olduğu kadar onun için de zordu.


Hayat zor olsa da siz “The Rip Tide” kafasından çıkmayın canlar. Kitapla kalın.

Haftanın Şarkısı: Tıkla

Not1:Bu ben değilim.
Not2:Belki de benim.
Not3:Buket Uzuner’den İstanbullular’ı okuyun.
Not4:Yorumlarınızı alayım diyeceğim ama yine kimse yorum yazmayacak. OUF!
Not5:Sinir hastası değilim.
Not6:Upsiii, kendimi ele verdim.
Not7:Şaka, ben değilim.

Mak.

26 Temmuz 2013

Gerçekçi Dönem Rus Edebiyatı’na Giriş - 101

Nabıyonuz? Ben pek iyi değilim, canım sıkkın. Canım sıkılınca da canım hiçbir şey istemez. O zaman da ya Rus Edebiyatı’ndan bi şeyler okurum ya da Suç ve Ceza’ya başlarım. Ama mevcut sıram bu. Rus Edebiyatı’ndan bazı bazı iç bayıcı, betimlemeden ölünen, abartının babası ama her zaman bebeklerim olacak türlü türlü yetenekli yazardan çıkmış türlü türlü şaheserler. Upsiii! Can sıkıntım geçmedi mi? O zaman bu durumu anca Suç ve Ceza paklar! Gerçi benim moralim düzgün olsun, bozuk olsun ben hep okurum onları. Yerim ben Rus Edebiyatı’nı. Bu arada, günün ya da haftanın şarkısını da Roger Waters Bey’in gelişine selam çakmak adına Pink Floyd’dan Wish You Were Here ilan etmek istiyorum. Okurken dinlersiniz. Başlıyoruz!

  
Sizlere bu hafta tek bir kitabı tanıtmayacağım da, her daim bebeğim olmuş ve sanırım bundan sonra da Gözde’m olacak (Tüm Gözde adlı arkadaşlarıma gelsin!) Rus Edebiyatı’na giriş ve onu sevmek için yapılacakları anlatacağım. Rus Edebiyatı hakkında konuşmak beni aşırı heyecanlandırıyor biliyor musunuz? Onun için şu an çok heyecanlıyım. Yani bu demektir ki, az önceki seviyesiz esprimi görmemiş gibi yapalım ve hep birlikte Gerçekçi Dönem Rus Edebiyatı’na Giriş 101 adlı yazımızın baba kısmına ufaktan bir giriş yapalım hı, ne dersiniz? 

19 Temmuz 2013

Dinle Küçük Adams

İnsanlıktan Nasiplenmek

Hiç de mutlu değilim. İçim çok buruk benim. İçi çok buruk olmak nedir, kitap eleştirisi yazan birinden beklenmeyecek edebiyat katliamı diyebilirsiniz. Hatta bunu yapmak bir edebiyat katliamı mı, o bile sorgulanabilir.  Değişik işler bunlar. Ülkemiz daha önce hiç geçmediği bir süreçten geçiyor. Ya da bana öyle geliyor. Adalet sıfırmış gibi geliyor, yokmuş gibi. İnsanlar ölüyor, katilleri dışarıda. Delil yetersizliğinden. İnsanlar ölüyor. Gençler. Ölüyorlar. Ve katilleri 2 sene hapis istemiyle yargılanıyor. Kimse başsağlığı dilemiyor ailelerinden. Kimse. Üzülmüyor gibiler. Ben üzülüyorum. Biz. Üzülüyoruz. Hepimiz. Tüm bilinçli, mantıklı, düşünen gençler. “İnsanlar” üzülüyor. Allah sabır versin. Hepimize. En çok da acı içindeki ailelere. Sabır versin.

Şimdi de sizlere, tüm dünyadaki “küçük” adamlara ithafen Dinle Küçük Adam adlı psikoloji yüklü bir kitabı tanıtacağım.

9 Temmuz 2013

Sen Hangisisin, C. Misin Yoksa Oblomov Mu?

Düşünün ki iki farklı üslupta, iki farklı milliyetten, iki farklı ülkeden, iki farklı devirden, iki farklı dilden iki yazar, birbirine bazı noktalarda gerçek anlamda çok benzeyen iki roman yazmışlar. Yusuf Atılgan ile Ivan Gonçarov. Aylak Adam ile Oblomov. Okudunuz mu bilmiyorum ama bazı açılardan yüzeysel de olsa gösterdikleri benzerlik bana, bu iki benzersiz romanı yazımın konusu yapma isteği aşıladı. Haklarında minik bilgiler verdikten sonra, kendimce önemli gördüğüm yerlerini karşılaştıracağım bu sevgili romanları. Yan karakterleri veya ana karakterler için gerçekten önem arz eden karakterleri yazmayacağım çünkü, düşünsel açıdan karakter analizi denemesi yapmak istiyorum, yan karakterleri üstünkörü yazmak onlara hakaret olurdu. Başlayalım mı? Haydi!

Yusuf Atılgan - Aylak Adam


Yusuf Atılgan’ın akıcı üslubuyla kaleme alınmış olan Aylak Adam, hayatında hiç para sıkıntısı çekmemiş, çekmemeye de devam eden C.‘nin maddi ve manevi hayatından bir kesit sunar bizlere. Genel hatlarıyla romanda C.’nin hayatının temel uğraşının “aylaklık” olduğunu görürüz. Bu aylaklık ne tip bir aylaklıktır, tembellikle arasında ne fark vardır, bu sanıyorum sizlere kalmış bir yorum zira kişiden kişiye değişebilecek bazı yorumlar yapılabilir bu konuda. Kimileri C.’ye aylak derken, kimileri de onu filozof olarak addedebilir. Yaşamak için gereken parayı kazanmasına gerek olmadığı için, zamanının hemen hepsini yürüyerek, okuyarak, sinemaya giderek, ressam arkadaşlarının yanında modellik yaparak, yolda gördüğü ve belki de “ruh eşi” olabilecek kadınlarla tanışarak geçirir. Belki de C.’yi bir filozof olarak görmemin nedeni onun bu naif düşüncesi oldu zira yolda yürürken göz göze geldiği her kadının “O” olma ihtimaliydi C’yi roman boyunca heyecanlandıran, onu düşünmeye sevk eden. Başlarda hayattaki amacını keşfedememiş olduğunu düşünsem de, roman boyunca C.’nin düşüncelerinden, onun hayatındaki amaçlardan en göze çarpanının “O” nu bulmak olduğu aşikârdı. Yusuf Atılgan’ın adını 4 mevsimden alan 4 ana bölümden oluşan, bol bol düşündüren Aylak Adam’ını okumanızı şiddetle tavsiye ederim efendim. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkma Aylak Adam favorimdir, bilginize.

12 Haziran 2013

Mikhail Afanasievich Bulgakov - Köpek Kalbi

Merhaba  sevgili kitapsever Book May Kill okurları, Beauty May Kill müdavimleri. Ülkemizdeki ifade hürriyeti ve demokrasi arayışı içindeki halkımızın yerinde duramadığı, kabına sığamadığı, yeri geldi mi ilginç, komik, eğlenceli, yeri geldi mi adalet duygularımızı kabartan şiddet hareketlerinin olduğu, üzüldüğümüz, sevindiğimiz, bazen korktuğumuz, güldüğümüz, dualar ettiğimiz, gazdan öksürdüğümüz, aksırdığımız, kimyasallı sudan cildimizin yandığı ama her şeyden önemlisi umutla dolduğumuz bir 15 günü geride bıraktık. Ortalık yine karışık. Üzgünüm, kızgınım ama Mazhar Alanson’un da dediği gibi “Benim hala umudum var!”.Taksim’de olamadığım ve boğazlarım acıyana kadar bağırdıktan sonra yeni tanıştığım insanlarla kek, börek, gaz yiyemediğim için üzülmekteyim, haa keşke gaz yemesek, ilaçlı suda yıkanmasak da sadece kek yiyip şarkılar söylesek ama olmuyor, olamıyor. Sabah ola hayrola, gün doğmadan neler doğar diyerek yazıma geçiyorum. Özgürlük ve adaletin hakim olduğu bir ülke dileğiyle. 

HER YER TAKSİM, HER YER DİRENİŞ!

Bir ilk olarak sizlerle yazıyı okurken ya da okuduktan sonra dinlemek için bir şarkı paylaşmak istiyorum. Çok sevdiğim Türk rock grubu Mor ve Ötesi’nden Eski Şarkısı adlı parça, sanırım son iki haftadır dinlediğim tek şarkı. Neden mi? Bir; canım herhangi bir şey dinlemek istemiyor hayatımda ilk kez, hayır onun yerine haber seyrederim, direnişe katılırım. İki; bu şarkı şu anki özgürlük direnişine öyle bir cuk oturuyor ki. Ya da bana öyle geliyor. Dinleyin bi bakalım, belki seversiniz.


29 Mayıs 2013

Perfume: The Story of A Murderer

Mutlu akşamlar sevgili Book May Kill okurları! İki haftadır kitapsız kaldığınızı düşünerek bu hafta yine üzerine yük bindirilmiş bir eşek misali yola devam etmeye çalışırken aklıma sürekli bazı şeyleri ertelediğim geldi. Yani erteliyoruz hepimiz bazı şeyler o artık kaçınılmaz ama en azından benim için önem arz eden şeyleri ertelememe kararı beynimde ampülvari bir parlaklıkla ortaya çıktı. İki haftadır ne halde olduğumu bir ben bir de Allah bilir diyerek bir mühendislik öğrencisi olduğumu hatırlatıp kitabıma geçiyorum. Kusura bakmayın lan, artık cidden yok sınav vardı yok hedehödö yapmayacağım.

Bu haftaki kitabımız aslında belki de birçoğunuzun okumuş olduğu veya filmini seyrettiği, en azından büyük bir çoğunluğun aşikar olabileceği bir kitap:

Perfume: The Story of a Murderer (Koku :Bir Katilin Öyküsü)

.