Life May Kill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Life May Kill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2014

Yastayız

Senjar
Life May Kill

Yastayız!

Soma’da yaşanan büyük felaketin ardından günümüz, gündemimiz bu oldu. Hükümet kanadının vurdumduymaz tavrı, yaşanan kazada ihmal var mı yok mu tartışmaları, Soma’daki ailelerin dramı boğazımızı düğüm düğüm etti öfkelendik.

Hala kazanın neden kaynaklandığı bilinmiyor. Hala bu kadar acının neden insanların ocağına düştüğü belli değil. Sorumlular bulunmuyor. 1 aileden 11 kişinin can verdiği bir olayda kaç kişi öldü kaç kişi kurtuldu ve yerin altında daha kaç kişi var hala muamma…

Şimdi müsaadenizle yürek dağlayan birkaç görüntüyü sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu fotoğrafa yorum yapmıyorum.

Yakınlarını madene yollayan insanların bekleyişi.

Burada ise enkazdan çıkarılan işçiden ziyade etraftaki insanların surat ifadelerine dikkat edin istiyorum. 

29 Mart 2014

Life May Kill, So We’ll Be Dead

Senjar
Life May Kill

Yapayalnız geçen sevgililer gününden sonra kendimi kapatayım, etraftan elimi eteğimi çekeyim dedim… Sonra sınavı falanı filanı vardı cebelleştim durdum. O arada, ne yaptıysam unutamadığım blogta 3 ayda 1 muhakkak bahsettiğim ex-boyfriend’im ile tekrar görüştüm ve tekrar görüşmemeye karar verdim. O ilişkiyi bırgalayıp yazıp sündürecektim açıkçası. Ey sen, ey aşk, ey acı işte nasıl beni perişan ettin sensiz bir hiçim temalı. Bu süreçte Berkin Elvan’ı kaybettik hepimizin bildiği gibi, sokaklara döküldük. Gazıdır suyudur çeviğidir… Ya arkadaşlar ülkenin şu halinde böyle yavşakça şeyler söylemek istemiyorum ama ne zaman ben bu gerizekalıyla ilgili acı çeksem bir şey oluyor arkasından bir TOMA üzerimden geçiveriyor. Unutmamı sağlıyor mu, bilmem. Sağlamıyor sanırım hala bak onun hakkında yazıyorum. Neyse zaten bi hatunla direnirken gördüm kendisini. Serseri…

Sınavları verdim, attım kendimi memlekete. Adamı sürekli rüyalarımda filan görüyorum, dedim tamam haydi Senjar’cım aç laptopunu koy arkaya Daft Punk, dök içindeki aşk acısını…

Dökemedim.

Sabahları kardeşim LOL denen çağımızın erkeklerinin en büyük hastalığı olan oyunu oynamak için uyanması gereken saatten 1 buçuk saat önce uyanıyor. Kulaklığını takip “ULTİYE VER BERKAAAAAAY” diye kükrüyor, haliyle gözümü açıveriyorum “neler oluyor amk” gibisinden. 

Bu sabah kalkıp su içeyim dedim. Ebeveynlerim daha işe gitmemişti. Babama bir baktım, rengi kül gibiydi, omzunun, sırtının ve kolunun ağrıdığını söylüyordu nefes alıp vermekte zorlanıyordu.

Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bir an çok kısa bir an sanki gözlemci bakış açısıyla anlatılan bir romanın içinde gibiydim. “Yaşlı adam her zamankinden daha sarıydı o sabah. Karısı endişeli gözlerle ona bakıyordu. İçeriden ergen çocuklarının “CANGIL GİDELİM” diye bağırdığı duyuluyordu. Neden sonra aralarından birisi “hastaneye gidelim” demeyi akıl etti… 

Olayı daha fazla sulandırmak, okuyanı ağlatmak, dramlar çıkarmak istemiyorum. Normalde yapardım. Ama bugün istemiyorum. Olanı olduğundan daha yüzeysel geçeceğim. Tahlili tetkikleri filan yapıldı. Yorgunluğa bağlı spazm geçirmiş, ciddi bir şeyi yokmuş babamın.

Ekg’yi, kardiyak enzimleri sonuçları filan kendi gözlerimle görmüş olmama rağmen, hala bir şeyi yok demelerine inanamıyorum. Yani sanki bir şeyi gözden kaçırıyorlar gibi geliyor. İçimdeki bu huzursuzluk nasıl geçecek hiç bilmiyorum. Böyle şeyler düşünmekten de nefret ediyorum.

Babalar, babalarımız…

Daddy issues, günlük hayatta üzerinde sıklıkla durduğumuz bir konu. Babalarından istedikleri gibi doyurucu bir sevgi alamayan arkadaşlarımızın arka arkaya yaşadığı yıkıcı ve yorucu ilişkileri üzerine yıktığımız sebep… 

Hoşlandığımız her insanın bir öncekine benzer tutumları, olur da makro bakmayı başarabilirsek babamızı andırmaları… Konuyu biraz daha kurcaladığımızda zaman zaman hepimizin bir yerlerde muhakkak duyduğu “Elektra kompleksi” ve “Oedipus kompleksi” kavramları gelecektir aklımıza. 

Tüm bunları açıklamadan önce annesi Amelia Nathanson’un ilk göz ağrısı; “Annesinin kayıtsız şartsız göz bebeği olmuş, bir adam, ömür boyunca kendini Fatih gibi hisseder. İşte, başarılı olacağına duyduğu bu güven çoğu kez gerçek başarıyı da doğurur.” sözünün sahibi Sigmund Freud’dan bahsedelim.

Bazen de bir puro yalnızca bir purodur temsili

13 Şubat 2014

Sevgililer Günü Faşizmi

Senjar
Life May Kill

Şubatın gelmesiyle birlikte tıkladığım her sitede mide bulandıran kalpler çiçekler böcekler senenin en güzel(!) en anlamlı(!) gününe yaklaştığımızın çanlarını çalıyor. Televizyonu açıyorum tüm reklamlar gül yapraklarıyla revize edilmiş. Gerçi piyasa böyle günleri hep kullanıyor, anneler günü babalar günü filan gibi. Çok yüksek ihtimalle sevgililik müessesinin içinde uzun süre barınamayan özgür bir bizon* olduğumdandır ama bu 14 Şubat kadar gözüme batanı, isyan ettireni yok. Sevgililer gününde nereye gitmeliymişiz, sevgililer gününde ne giymemiz gerekliymiş, hangi yemekleri yapmalıymışız…  Tüm elektronik aletleri bir kenara fırlatıp boş boş tavana bakasım geliyor yemin ederim.  

 Temsili ben


Senelerden 10 yaşında falanım, kapkara ve insan irisiyim, süt dişlerinden sonra çıkan suratıma bikaç boy büyük gelen devasa yetişkin dişler yüzünden dişleğim. Her pazar gecesi istisnasız ettiğimiz “Zeyna vs Banyo” kavgasını kaybediyorum, mutsuzum ve banyo sonrası annem KÜT kıvırcık saçlarımı fırçayla düzleştirmeye çalışarak kurutuyor. Hani çirkinliğimi daha nasıl anlatsam bilemiyorum; sınıfta oyun oynuyoruz mesela, herkes bir karakteri canlandırıyor, Kübra denen şıllık Ruhsar’lığı tekelinde tutuyor, ben hep Mazhar oluyorum öyle düşünün. Ama hayal gücüm çok geniş maşallah, geceleri rüyamda Freddy Krueger’ı  görmemek için 21 tane besmele  çektikten sonra büyüdüğümde nasıl da herkesin beni seveceğini, yürüdüğüm yollarda başımla mağrur bir şekilde selamladığım erkeklerin hemen bana aşık olacağını, kızların beni hep kıskanmasına rağmen onlara şefkatli davranacağımı, Ruhsar kadar güzel, Zeyna kadar cesur, Milagros kadar asi ve başına buyruk olacağımı düşünüyorum. O gecelerin birinde zan diye aklıma dank ediyor. Ya çok güzel ve mükemmel ve zeki ve daha bütün süpersoniklikler olduğum için bana aşık olan milyonlarca yakışıklıdan birine gönlümü kaptırırsam da derslerim kötü etkilenirse?! Göğsüme bir fil oturuyor, hemen kalkıp günlüğümün en arka sayfasını açıyorum ve üçkulvalabinasbesmeleler eşliğinde kendimi lanetliyorum. 


21 Besmele'ye rağmen

30 Aralık 2013

Klişeler Kızı Dilara: Aşk Var!

MBO
Art May Kill, Life May Kill yerine yazdı.

Bir şehri ne kadar seversem seveyim, uzaklaşırken yaşadığım his beni feci rahatlatıyor. Kızdığım arkadaşlar, sıkıldığım simalar, ödemeyi unuttuğum faturalar, ve her köşebaşında rastlama riskiyle yaşadığımız mutsuz anların süper özeti yüzler… Hepsi geride kalıyor. Kendimi hepsine son bir kazık atmış, onları terk etmiş, çekip gitmiş hissetmekten alıkoyamıyorum. Kafamda Hande Yener ’den “HAVAALANI” çalıyor. “Nası söndürdüm senin havanı? Ha ha!” diyorum. Ha ha‘nın vurgusunu da Nelson gibi yapıyorum.

Oysa minik yeni yıl tatilinden pay koparıp altı günlük bir başkent-aile ziyaretinde bulunmaktan başka yaptığım bir şey yok. Daha “uzağa” yahut daha “uzuna” gidecek param ya da zamanım da yok. Düşününce daha uzağa gitme ya da bir yerlerde daha uzun süre kalma gibi bir isteğim de yok.

Bir kere evimi özlerim. Ee, evim de benim bebeğim. Ortalığı özgürce dağıtma yetkim, plastik tabak-bardak kullanma alışkanlığım, örgülerim, dergilerim, komşularımın en kocaman gülümsemelerini bana sunmalarına sebebiyet verdiğin tahmin ettiğim eserlerimi seslendirdiğim banyom, lan hatta tuvaletim… Sonra arkadaşlarım; az gördüklerim, çok sevdiklerim… Sonra bir gün göremesem delirecek kadar çok sevdiklerim… Kapımın önündeki otobüs durağım, yemek sepetim, beş liraya fön çeken kuaförüm… Gördünüz mü? Gitmekten çok dönmek için sebebim var. Ve şehrine blöf yapmak, yani döneceğini bilerek gitmek de, terk etmelerin tek tatlısı.

Kafam; gittiğimde neşeli bir merhaba, döndüğümde sımsıcak bir hoş geldin duyacak olmanın zevkiyle uyuşmuş durumdayken, şu altı günü, yeni yıl hazırlıklarına adamamanın imkansız olduğunu düşünüyordum. Hayır, bu sefer cadılar bayramı misali bir organizasyon hazırlığım yok. Ailemle güzel bir yemek yiyecek, parmağıma mandalina geçirip Victoria‘nın meleklerine bakacağım. Babam sobada kestane pişirecek ve elleriyle soyup yedirecek bana, hıhı. Çünkü baba ocağında prensesliğimiz hala söküyor, evet. Neyse ben planlarımın daha uzak bir geleceğe yönelik olmasını planlıyordum. (Planlarımı planlıyordum. Çok planlıydım.) Evet diyete pazartesi başlayan Ademoğulları, birleşin. Birleşin de takvim 1 Ocak’ı gösterdi miydi, kafamıza sihirli bir değnek dokunacağını varsayalım. Ve haklı çıkalım!

9 Aralık 2013

Sizde Pompa Var Mı Canım?

- İnanamıyorum Senjar... Başıma bu da mı geleceğidi?!


Yakın arkadaşlarım sıklıkla böyle bir girizgahla başlarlar benle konuşmaya. Üniversiteye başlarken arkasından gelen “hep beraber içiyorduk yalnız kaldık ve beni öptüüü!! Arkadaştık biz.” cümleleriyle şaşkınlıklardan şaşkınlıklara sürüklenir sabahı sabah ederdik bir erkek alkol aldığında nasıl olur da “kankasını” öper diye. Zamanla çeşitlendi bunlar tabi, progress gösterdi. “Bana nasıl yapar beni aldattı en yakın arkadaşımla” gibi insanoğlu var olduğundan beri yaşanan şeyleri bir posta da biz duyup tecrübe ettiğimizde şaşkınlıklarımız biraz dindi yalan yok. Bazen insanların yalnızca “kötü” olduğu için bazı şeyleri yaptığını kabullendik. Leveller atladık. Ve ardından masterlık için küçük arkadaş gruplarındaki olabilecek her türlü entrika, g.tüne yalan yuvalanmış insanların bize yedirdikleri, korkunç tesadüflerle garip saçma sapan ortamlarda bulunan kızların küçük dramları ve tonla şey yaşandı. Uzatmayayım daha anlatacaklarım var bu faslı kısa geçiyorum anlayın işte. Hani artık öyle şaşkınlıkla “OHA NASI YA ANLAMADIM Bİ DAKKA NASI YA” şeklinde tepki vereceğimiz şeyler pek kalmadı. Arkadaşımın bu cümlesi bana abartılmış dramaya giriş gibi geldi. Ses tonu az önce kordonda otururken iskeleden Karşıyaka'ya yürüyen pembe fil görmüş gibi çıkmasa sormayacaktım bile.

-Önce bi sakinleş de güzelim, ne oldu anlat…
-Hani Don Juan vardı ya… İşte o…..

Bilenler bilir, bilmeyenler için; Don Juan efsanesi iki ayrı perspektiften anlatılır. Birinde basit, canı istediğinde kadınlarla flört edip gönül eğlendiren zampara bir serseri, diğerinde ise baştan çıkardığı kadınları gerçekten tüm kalbiyle seven onlardaki güzelliği takdir eden gerçek değerini gören mükemmel bir aşıktır. Bizim hikayemizin backgroundunda azgın bir hayvan olarak değil de ince ruhlu tatlı bir adam olarak geçmesinin sebebine gelecek olursak, bizim kızımız entelektüel entelektüel Eshot’una biner -fakir bir entel- kulağında müziğiyle tiyatroya giderken hangi durakta ineceğini tam olarak bilmediğinden -yer yön konusunda da fakir- karşısında oturan iyi giyimli yakışıklı genç adama oyunun oynandığı yere en yakın durağı sorar. Karşılığında “Ben de orada ineceğim. Geldiğimizde söylerim” cevabını alır. Yaklaşık iki şarkı sonra adam tarafından “Burası” diye uyarılınca birlikte inerler. Teşekkür etmek için döndüğünde “İsterseniz size eşlik edebilirim binaya kadar.” diyen adam yol boyunca ettiği sohbet ölçülü tavrı ve kibarlığıyla kızımızı kapıya kadar bıraktığında artık bizim için “Don Juan”dır. Şimdi böyle anlatınca bu yakıştırmayı itelemişiz adama gibi geldi kulağa. Hiçbir asılma belirtisi göstermeden centilmen bir yaklaşım görmeye aç bünyemize ilaç gibi gelmişti kendisi bunca tanıdığımıza pişman olduğumuz öküzler arasında. Sonra kızımız, adamı çağımızın çöpçatanı Facebook’ta bulur ekler. Sohbetlerine devam eden ikili, iki gün sonra bir kahve içmek için sözleşirler ve birbirlerine telefon numaralarını verirler.

8 Kasım 2013

Klişelerden Uzak Bir Evlenilecek Erkek Yazısı: Sokakta Beyefendi, Mutfakta Aşçı, Yatakta İlah

90’ların sonlarında çocukluğumuzun en tatlış zamanlarını yaşarken mahallemizdeki ablaların fırtınalı aşk hayatları vardı. “Çıktıkları” abilerle ilişkilerini gizler, eğer tanrı korusun “ayrılık” vuku bulursa bir daha evlenemeyeceklerini çünkü erkekler tarafından istenmeyeceklerini bize anlatırlardı. O zamanlar kızlar evlenilebilecek ve eğlenilebilecek olarak ikiye ayrılır, erkek kısmı eğlenebildikleri hatunların çocuklarına anne olabileceğine ihtimal vermezlerdi.

Üzerinden yıllar geçti… Adamlar kumaş pantolonlarını kösele ayakkabılarını çıkardılar. Düşük bel skinny jeanler, Lacoste ayakkabılar geçirdiler üzerlerine, Fashion May Kill yazılarını takip etmeye başladılar. Aralarında hala bazı fosiller olsa da, artık revize olan beyler sayesinde yeni bir kategori ortaya çıktı. Eğlenen hatunlar…

Kendisini ilk tavlayan erkek dışında başka erkeklerin de olduğunu öğrenen, onları tanımak isteyen, çoğu cinsel tabudan kendini kurtarmış, sosyal hayatta erkeklerden eksik kalmayan –ki bazı durumlarda onlardan daha aktif olan- bu yeni nesil son model hatunlar, erkekleri daha yakından tanıdıkça rollerin tersine dönmesi kaçınılmaz oldu. Ve artık erkekler ikiye ayrılıyordu…



13 Ekim 2013

Mother I'd Like To Fuck

Ekose diz üstü etek, diz altında çoraplar, beyaz belden oturtmalı gömlek, gevşek bağlanılmış bir kravat, harita metod defter kollarıyla göğsünün arasında… Tanıdığımız nice erkek arkadaşımızın ağzının suyu akarak hayallerini süsleyen oldukça bilinen bir fantezi. “Kısacık etekli, dar elbiseli LİSELİ”… Erkeklerin bıcırık liselilerle ilgili bu zaafı, hormonlarının şelale olduğu ergenlik döneminde yapmak isteyip, hayalini kurdukları ama çoğunun bunu gerçekleştirmeye bir pınçık olsun yaklaşamadığı içlerinde ukde kalmışları tatma arzusundan kaynaklanıyor. Bu yazı bu klişeyi enine boyuna ele almak, zaten bildiğimiz şeyleri tekrarlamak için değil sevgili dostlar. Son dönemde gözüme çarpan, kızlardaki kendinden yaşça küçük erkek tercihi…


Arkadaşlarımdan birinin üniversiteye yeni başlamış bir freshman’le yaşadığı flörtten sonra gündemimize giren bu konu etrafımdaki kız büyük - erkek küçük ilişkileri dürtüp “nasıl oluyor arkadaşım?” sorusunu sordurttu bana. İlişkilerin geneli kızın daha korunmaya ihtiyaç duyduğu baba aşkının tecellisi okulda üst dönem, okulun sonlarında iş güç sahibi erkekleri çekici bulduğu bir platformda seyrederken, neden okulu bitmek üzere olan olgun kızların bazıları daha genç erkeklerle ilişki yaşamak istiyor? 

13 Eylül 2013

Sevişmek Ne Hoştur Yıldızların Altında

Soğan savunma sistemimizi güçlendirir…

Sene 1999. Herkes heyecan içinde… Her vitrine metalik gri hakim, 2000’li yıllara girilecek sonuçta, pazardan aldığımız penyelerin yerini alüminyum takımlar alacak sanılıyor. Yılbaşında doğan bebekler ana haber bültenlerine çıkıyorlar, MİLENYUM ÇOCUKLARI!! Beklentiler tavan, uçan arabaları bu bebeler icat edecek çünkü. Her dönemde evlatlar ana babalarını hayal kırıklığına uğrattılar, ama hiçbiri 2000’de doğanlar kadar elde patlamadı. Geçen haziran SBS’ye girdiler falan, haftaya da liseye başlayacaklar. Normal normal… Keh keh, içten içe seviniyorum sanırım bu duruma. 7-8 yıl sonra ışınlanmayı bulurlarsa fena bozulacağım. Neyse işte, 99’da Gani Müjde’nin senaryosunu yazıp yönettiği Kahpe Bizans’ın bir kapanış sahnesi vardı aklıma kazınan:  “Soğan ve sarımsak yemeyi en iyi doğum kontrol yöntemi sanan Nacarlar nüfuslarını kontrol altına alamadılar ve çoğaldıkça çoğaldılar…

Doğum kontrolü dediğinin etkisi kanıtlanmış tıp camiası tarafından önerilen zilyon çeşidi var. İki cins için de kondomu var, spermisiti var, diyaframı, hormon hapları, deri altı implantları, iğneleri var. Sevişmesini bilen bir zahmet bunları da bilsin*.  Tabi bilmek bazen yetmiyor, geçen gün arkadaşım onunla uzun süredir ilgilenen bir çocukla buluşmadan önce yanıma geldi. Merhabalaştık, tam öpeceğim özünü, dedi ki “Öpme soğan yedim.” Neden dedim, güzel kardeşim neden?? “Ya aramızda bir şeyler oturmadan yakınlaşalım istemiyorum o yüzden”. Hadi buradan yak… “Anı yaşamalıyız” martavalının ötesinde, zamanından önce yakınlaşmanın ilişkinin gidişatı üzerinde büyük etkisi olduğunu daha önce tartışmıştık. Yani ortam yaratmamak bu durumdan kaçınmanın en kolay yolu ama yine de tam bir koruyuculuk sağlamıyor tabi. Sevene her yer Trabzon. Dolayısıyla düşününce kıza da hak veriyorum, kendini kontrol edebilmek için ekstra motivasyona ihtiyaç duymasını yadırgayacak değilim. Zira seks bu, tadını alan iflah olmuyor. Ağda ertelemek, babaanne içliği, zıbın, seks öldüren pamuklu iç çamaşırları… Ve tüm bunlar işe yarasın diye alkolden kaçınmak…  Çünkü alkol sere serpe sevişmelerin bahanesi, tüm kötülüklerin anası. Senin de karşı tarafın da yakınlaşmak dışında bir şeyi umursamasını engelleyen pis nalet bir şey. Neyseki saat 10 yatağa kon artık. 22’den sonra alkol satışının engellenmesinin dolu tarafı… Sevişmekten kaçınmak, yani sevişmemek en etkili doğum kontrol yöntemi, kim ne derse desin…

Ya tutarsa…

Kadın erkek eşittir, kadınlar Osiris’in çayırlarında dilediğince koşan bizonlar kadar özgürdür hipotezinin sekteye uğradığı yere geldik işte dostlarım. Şartlar oluşmadan çiçeği burnunda bir anne, bıyıkları yeni terlemiş bir baba olmak herkesin korkulu rüyası. Baba olmak da bir sorumluluk, o çocuk “ikinizin” muhabbetlerini bir kenara bırakmak lazım. Çünkü doğacak bebeciği baba istemezse cehennem olabilir ancak bizim değişen hormonlarımız, erkekten daha erken gelişen ebeveyn içgüdümüz bunu onlar gibi yapamamamıza sebep oluyor. Ağustosun sonlarında Ayşe Arman’ın Meryem Üzerli’yle yaptığı röportajı okumuşsunuzdur. Tamamını okumak isteyenler buradan buyursun. İçim ezildi benim okurken. Meryem’in verdiği her cevap için ayrı paragraflar yazılabilir. Ben sadece bana en dokunan kısımları paylaşacağım müsadenizle…

8 Ağustos 2013

Kızlar Yollu Erkekler Aygır

Sevgili arkadaşlar MERHABA!

Evet, öküz gibi giriş yaptım çünkü bütünlemelerim 2 ağustos itibariyle bitti ve geçtim nalet olasıca sınıfımı. Pek mesudum kuzum. Yaz tatilim yeni başladı, çeşitli serserilikler yapmayı planlıyorum, haftaya paylaşırım sizinle diye tahmin ediyorum. Şimdi bayram arifesi. Temizlik olsun, bulaşıklar, yemek hazırlamaklar, akraba ziyaretleri olsun hep öyle şeylerle uğraşmaca. Domesticlik’te de yeri gelirse bir dünya markası olabilirim. Yakışıklı erkeklere selam ederim. Kaan’ın Top 10 Yaz Hit’ini açtım bir yandan ufak omuz hareketleri bir yandan da bu haftaki konuyu kafada toparlamaya çalışmaca…

Arkadaşlar güven konusunu ele alasım var ama öncesinde, beni bana cinnet getirten bir Adam’ı anlatacağım size. Arkadaşlarımdan biriyle taa sene başında bir partiye gitmiştik. Bu Adam’ı ben önceden görüp “ne kaa hoş, ne kaa farklı bi diksiyonu var.” falan diye düşünmüş ilgi çekici bulmuştum. Mekanda da karşılaşınca arkadaşıma dedim “haydi bi uğrayalım selam edelim.” yanlarına gittik, selamlaşma, muhabbet “siz de mi partiden sıkıldınız azuhahaah” geyikleri. Kafalar da biraz güzel tabi. Sonra ben bu Adam’ın yanındaki elemanı daha muhabbetli, hoş, sevimli buldum ve arkadaşıma Adam için ”bak ne kadar da iyi hoş çocuk ziyan olmasın iki sohbet et.” dedim. Gecenin devamında bize gidip 101 falan oynadık. Adam’la arkadaşım sabahın ilk ışıklarına kadar muhabbet etmişler, ben biraz erken uyudum o gece. Sonra Adam’la arkadaşım arasında cins bir ilişki başladı. Klasik önce bizim kız ilişki istemedi, zira uzun süreli bir ilişkiden yeni çıkmıştı, sonra kız adım atınca Adam istemedi. Ama bu süre zarfında kamyonlar dolusu sevişildi vesaire.

13 Temmuz 2013

Hayat Gerçekten Öldürür

Uzun bir ara vermiş bulunduk bir kere. Çok özür diliyorum ama klavyenin başına her geçtiğimde yapmam gereken bambaşka bir iş çıkıverdi karşıma. İnsan yaya yaya üzerinde düşünerek her cümlesini irdeleyerek bir yazı yazmak istiyor. Son zamanlarda hiçbir şey için yeterince vaktim olmadı. Anlatıvereyim hazır okuyan bulmuşken…

30 mayısı 31 mayısa bağlayan gece Kordon’da sabahladık. Tam yazacak hikayem oldu diyordum ki ertesi gün haberleri okuyup videoları izlediğimde tutamadım kendimi. Telefonlaştık arkadaşlarla elimizde bu sefer bayraklarla indik kordona. Birçoğumuz gibi ilk defa bir şeylere “hayır, istemiyoruz!” diye bağırıyorduk. O gün erken döndük, zira bilmiyoruz ne yapmamız gerektiğini. Gittik protestomuzu ettik işte diye düşünüyorduk. Ancak gece olanları takip ederken yine kanımıza dokundular. Durunamadık.

Ertesi gün gavisconlarımızı, maskelerimizi, acil yardım için gerekli olabileceğini tahmin ettiğimiz malzemelerimizi alıp sağlıkçı/direnişçi kontenjanıyla alandaydık. Dizimag reklamları gibiydi her şey. Zalim bir diktatör halkına zulmediyordu. Ekibimizi topladık biz de. Online bir oyunun içine düştük sanki. Grup healer’ı olarak edebileceğimiz tüm yardımları ettik. Ve o gece revir kurmuş olan arkadaşlarımız polis tarafından yere yatırılıp dövüldüğünde hala olayın gerçekliğini tam idrak edememiştik.

Pazar günü -Allah razı olsun- devletimizin baba tarafını biz de gördük. Gazdan polisten kaçıp sahil tarafına gelmiştik. 4 kızdık tomalar çimlerin üzerinden bizi sıkıştırdı. Tomalarla üç posta “ilaçlı” su ve galonlarca gaz yedikten sonra pes etmiştik. Çöktük yere kaldırdık ellerimizi “ne olursa olsun artık yeter be” gibisinden. Coplaya söve dağıttılar bizi. Tam biraz uzaklaştık ama gözümüzü açamıyoruz, size nasıl anlatsam o anı? Hani böyle kol kola girmişiz önümüzü göremiyoruz acıdan. Sonra yanımızdaki arkadaşın sesini duydum. Kolumuzdan çıktı zorla, açtım gözümü baktım, mal gibi polislerin yanına geri dönüyor. Haykırıyoruz “kızım gitmeee!! Gerizekalı geri dööööön!!” diye. Kızın sırt çantasının fermuarı açılmış. O hengamede düşmüş cüzdanı. Baktık gitmiş az önce bizi döven polise “abi benim cüzdanım yok” diyor. Hayır naif midir yoksa şokta mı tam onu ayırt edemedim. Kafaya kodlamış “cüzdanın kaybolunca polise gidersin” diye herhalde, vücudu “kaaç” diye bağırırken dönüp böyle bi gerzeklik yapmasını açıklayamadık başka bir şeyle. Ha sonra ne mi oldu? “Siz hala burada mısınız, siktirin gidin lan buradan” diye iki cop daha yedi. Döndük eve. 

22 Mayıs 2013

Daldan Dala, Oradan Da Pavyon'a

  • Merhaba dostlar…
  • Uyuyorum uyuyorum dinlenemiyorum. Sürekli yorgun bitap dolanıyorum ortalıklarda. Gına geldi, ya hararet yaptım sıcaklardan ya da nitokaroteedikgüdük 6 falan gibi isimli bir vitamin/mineral eksikliği çekiyorum. Kontrollü deney yapmaya karar verdim, mevsimi değiştirip harareti engelleyemeyeceğim için vitamin takviyesine başladım. Bakalım toparlanırım belki birkaç güne. Yazı yazmak bile büyük bir efor benim için şu an, öyle hesap edin.
  • Uyuyorum dedim de, eski sevgiliyi rüyada görmek pek acı. Ya bizi, mutlu falan görsem, iki mutlu anımızı hatırlayıp tekrar arayacağım belki. Ama rüyalarımın maşallahı var, gerçek hayatta adam nasıl davranacaksa, aynen öyle davranıyor rüyamda bana. “Özledim lan bir mesaj atayım” diye başladığım rüya, sonunda “Allah kahretsin keşke o mesajı atmasaydım.” pişmanlığını iliklerimde hissetmemle son buluyor. Arkadaşlarım da bana “Ne kadar da kararlısın, nasıl da insanları hayatından çıkarabiliyorsun…” diye özeniyor. Halbuki bilseler ben de istiyorum olum öyle boşluğa düşünce falan “Nasılsın? J” mesajı atıp bir süre oyalanmayı… Rüya, rüya değil kabus. Kendi kendime adamla barışıp tekrar ayrılıyorum, tüm gerçekliğiyle. Adamın ruhu duymuyor ben sinire kesiyorum yok yere. Belki de bu yüzden uykuda dinlenemiyorumdur. Tüm o duygu-durum değişiklikleri çok yorucu abi. Allah benim başımdan alsın, düşmanımın başına versin…

16 Mayıs 2013

Nişan Al ve Ateş

Hola!

Sınav arifesi şifayı kapmış bir şekilde açtım bilgisayarı. Eşek yüküyle mikroorganizma dolmaya neden şifayı kapmak dendiğine bir anlam veremesem de, yükselen ateşimde emeği geçen başta altyapı konusunda örnek(!) Bornova Belediyesi ve İzmir AYKOME olmak üzere herkese teşekkürler. Perşembe günü yağan yağmurda Evka 3’ten Küçükpark’a yüzerek geldim. Deniz sezonunu açtım hehheh!

Nişanı atlattık sevgili arkadaşlar. Gerçekten gözüm fena halde korktu. “Evlenmekte ne var canım, zamanı geldiğinde olur nasılsa”, “Bunca insan yapmış biz mi yapamayacağız?” yok efendim “ben adamla evleniyorum ailesiyle değil” diyen büyük bir hayal kırıklığına hazırlasın kendini. Şimdi gözlemlediğim kadarıyla bir nişan için gerekli şeyleri size listeleyeyim, siz kendiniz karar verin böyle bir işin akıl kârı olup olmadığına…

5 Mayıs 2013

Dikkat: Hala Tren'i Kaçırmış Değilsiniz

Merhaba!

Yorucu bir haftayı daha geride bırakmış manen ve ekonomik anlamda çökmüş bir halde geçtim bilgisayarın başına. Cumartesi gecesi arkadaşım nişanlanıyor. Bir telaş bir koşuşturma ki, nişan detaylarını daha sonra paylaşacağım sizinle. Takipte kalınız lütfen.

Daha iki hafta önce Ankara’daki göt donduran soğuklardan bahsetmiştim ya size hani, insan 5 yaşından beri öğrendiği, tecrübe ettiği bazı bilgilerden şüphe duymak istemiyor. Örneğin ‘kıştan sonra ilkbahar gelir’ gibi… Gelmedi canlarım, o en tatlı en güzel mevsim olan ilkbaharı yaşamadan, oturduğunda göbek arası terleten pis, iğrenç yaz geldi (evet göbeğim var!). “Baharlık” adıyla alınan giyilebilecek her şey ekimi beklemek zorunda. Fashion May Kill yazarı Bmigo, yardım et bize…

Çarşamba gecesi sıcaktan bünyem, sıkıntıdan ruhum buharlaşırken yatağa uzanmış, yaşıtım olan arkadaşımın nişanını düşünüyordum ki Santa Claus belirdi yanımda.

28 Nisan 2013

Umudun Bittiyse Gay Ol

Selam olsun a dostlar….

Ankara macerası sona erdi. Dönüş tarihimi önceden kesinleştiremediğim için 7 saat ağır işkence çekmek zorunda kaldım. Otobüste  Yann Samuell’ in filmlerinden birine denk geldim ve gece vakti zaman biraz daha hızlı geçsin sonra uyurum diyerekten izleme gafletinde bulundum. Zaten basık ve soğuk bir hava var, otobüstesin her şey acı çekip geçmişi sorgulaman için dizayn edilmiş… Bir de üzerine  ‘Hayat nedir ki? Başarı sevdiğin erkekle olup sevdiğin işle uğraşmak değil midir?’ temalı bir film izlemek beni altüst etti…  Olan uykum kaçtı, kafayı yasladım cama, yumuşak ve acılı bir müzik… ‘Hani sevdiğin erkek? Hani sevdiğin iş? Hani hayat? Böhüüüüğğğ!’ diye diye sabahı sabah ettim. Bence otobüslerde sadece Gülşen çalmalı ve sadece ortam hazır diye emanet acılar çekmek yasaklanmalı… 

Neyse, ne yazık ki okul yeniden başladı. Başladı da bana mı başladı sanki? Lab yok klinik yok nasılsa diye tatilimi bir buçuk hafta daha uzatıp az biraz da dinlenmek planı içindeyim. Umarım ilk sınavda pişman olup duvardan duvara çalmam kendimi…

Kordonu denizi özlemişim… Gelir gelmez attım kendimi Alsancak’a. Nargile ve milli içkimiz ayranver eşliğinde güzel bir akşamüstü geçirdim. Ve sonra arkadaşımla laflamaya başladık. İlişkilerin geleneksellikten kopup –bazıları için daha modern bir hale, bazıları için ise sıçılmış bok haline- revize olduğu bu dönemde etrafımızdaki çiftleri düşünmeye başladık. “10 yıl sonra hangisi birlikte kalır acaba?” dedi arkadaşım. Benim kendimin 10 yıl sonraya çıkıp çıkmayacağım belli değil, geçiyorum o yüzden. İlişkilerin geneli alışkanlığın ön planda olduğu, arada ‘aşk’ denen fiziksel, psikolojik ve fizyolojik buhranlardan eser olmayan, idareten gün doldurulan, belki yalnız kalmamak adına belki de farklı, anlayamadığım bir çeşit sevgiyle bağlılık cümleleri kurduran zırvalıklar… Kızlar göööya adamı ellerinde tutmak için çeşitli planlar çeşitli kısıtlamalar içinde –ki bunu da bazen hiç anlamam, boynuna tasma mı takacaksın, ayağına pranga mı geçireceksin, baktın olmuyor bakmayıver kızım işte ne gerek var böyle şeylere-, erkekler saman altından hatun götürme derdinde… Söylenilen yalanlar için kılıflar hazır zaten.  En popülerinden bir örnek verip uzatmadan geçeceğim bu bahsi. Artık ilk hangi Kazanova söylediyse “Aşkım ben yalan söylemek istemezdim ama buna sen beni zorladın” tutturmuşlar gidiyorlar. Bak bak bak… Yani diyor ki “tatlım ben uçkurumu seviyorum, beni rahat bırak nasıl olsa bi bok yiyeceğim. Bari yalan söylememiş olayım”. oldu annem.  Hiç dönüp kendine bakmak, biraz dürüst biraz mert olmak yok… İlişkinin bekası –devam etsin de nasıl ederse etsin- adına türlü gevşeklikler… Iyk!!

22 Nisan 2013

Bir Korku Refleksi: Tonik Immobilite


Merhaba...

Geçen hafta sınavlarım bitti ve bir haftalık koskocaman yaşa yaşa bitmeyecek olan tatilim başladı. İzmir’de geçirilen tatil sanki okulu ekmişim izlenimi verdiğinden Ankara’ya gidip başkent havası koklamaya karar verdim. Sınav haftamda gelen yaz, ajandamın boşalmasıyla yerini göt donduran soğuklara bıraktı her zamanki gibi. Ve ben montsuz kısa kollularla Ankara karasalında yaşam mücadelesine başladım.

Ankara’yla ilgili izlenimlerime gelecek olursak, insanların bir miktar soğuk olduğunu verdiğim selamlara garip garip bakmalarıyla anlamış bulunuyorum. Caddelerde kaldırımlar eğri büğrü, tam topuklu düşmanı. Ve az önce de belirttiğim gibi çook soğuk. Ha bir de insanlar “la” kelimesini cümlelerinin çeşitli yerlerine sokuşturuyorlar. En başta garipsesem de sonradan sempatik bulduğumu belirtmem gerek.

Salı günü bulutlu, gri ve iç karartıcı bir güne uyandım.  Güneşin moral durumum üzerine bu kadar aktif etki göstermesi bitkiden daha gelişmiş bir canlı olduğuma dair inancımı sarsmıyor değil. Akşam üzeri Tunalı taraflarında yanılmıyorsam geçen yaz açılmış olan Bomonti Brasserie adlı bu civardaki hemen hemen tüm gençlerin uğrak yeri olan mekanda arkadaşım Demet’le buluştum.  Demet, Gazi Üniversitesinde okuyan tatlı bir insan. Siparişimizi verip ”nasılsın görüşmeyeli” muhabbetiyle özlem giderdikten sonra Demet’in yaklaşık iki ay önce biriyle tanıştığını öğreniyorum. İnternet üzerinden yazıların paylaşıldığı bir platformdan başlayan muhabbetleri görüştükleri ilk gün çocuğun ‘elini tutunca flört etmenin ne kadar güzel olduğunu hatırladım” demesiyle devam etmiş. Aradan geçen zaman içinde çiçek ve şarapla kapıya gelen çocuk kendisini kızın arkadaşlarıyla tanıştırmış. Demet “Neye uğradığımı şaşırdım. Normalde sadece görüştüğüm birini arkadaşlarımla niye tanıştırayım? Ama emri vaki oldu biraz. Bizimkilerle otururken mesaj attı yanımıza gelmek istediğini söyledi ‘tamam’ dedim ve geldi.” dedi. Demet’e “Abi sen ne istiyordun bu ilişkiden?” diye sordum. “Birlikte iyi vakit geçirmek dışında bir beklentim yoktu. Sevgili olamayacağımız ilk günden belliydi. Ama Senjar her gün mesajlaşılıyor, sürekli bir ilgi alaka ben ne yapayım en nihayetinde anamızdan cool doğmadık. Genlerimizde yok, sonradan edindik bunu. İyi dedim geçtim.” dedi. “E tamam işte tatlım ne kaa güzelmiş biraz boyunu aşan laflar etmiş adam. Hafif gevşeklik kokusu aldım ama iyi işte beklentilerimizin çok ötesinde bir profil çizmiş.” dediğimde, “Sus da devamını dinle” dedi.

15 Nisan 2013

Güçlü Kadın

Öncelikle merhaba.

Kaan geçen gün “Blogumda bir köşe yazmak ister misin?” diye sorunca önce çekindim, sonra aldığım gazla
“Yazarım tabi elime mi yapışır?” diye cevapladığımdan beri acaba konumuz ne olsa diye düşünüyorum. Acaba erkekleri etkilemenin yollarından mı bahsetsem yoksa aynı anda birkaç insanı idare etmenin cazibesinden mi dejenere olmuş ilişkilerden mi yoksa kilo vermenin yolları mı derken bugün şehir dışından gelmiş bir arkadaşımla oturup konuştuğumda fikirler ışık hızında uçuştu kıvrım kıvrım beynimde.

Demet 4 yıldır evli bir adamla ilişkimsi içinde. Maddi manevi perişan günler geçirdi ve adamı –adam dediysem ağız alışkanlığı, adamlığın a’sı yok bünyesinde- hayatından tam olarak çıkarabilmek için debeleniyor şu an.

Yanımızda ortak arkadaşımız vardı ve bilirsiniz insanlar arkadaşlarına kıyamazlar, zaman zaman yaptıkları “hata”lardan onları korumak için tabiri caizse ağızlarına sıçarlar. Hah işte o modda Demet’i yerden yere çarpmaktaydı. Tablo çok tipik, adam karaktersiz, kız aşık, acılar kederler ve kızın can kurtaranlığa soyunmuş arkadaşları…

.