Cinema May Kill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cinema May Kill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2014

İran'dan Gelen Olası Türkiye Senaryosu: Circumstance

Deniz Gül
Cinema May Kill

Düşünüyorum.

BUNDAN SONRA NASIL YAŞAMALIYIZ?

Mesela çok içimize kapalı ve bireysel mutluluk arayışlarıyla mı? Hani şeriat gelse, çarşafa bile girsek aman be biz mutluyuz evimizde diyebilecek gibi mi yaşamalıyız? Anlayamıyorum ben. 

NASIL YAŞAYACAĞIZ?

Gitmeye mi çalışacağız? Bizden önceki jenerasyonlar da mı böyle düşündü onlara da mı daha kötüsü olamaz gibi geliyordu ve onlarda mı gitmek isteyip ama aynı zamanda kalmak da istiyorlardı? 

DÜŞÜNÜYORUM.

Mesela gittim başka bir ülkeye. 15 yıl geçti üstünden belki de. İşe gideceğim sabah telly’de (İngiltere'ye gitmişim) uluslararası haberleri de gösteren bir kanal açık. Türkiye ile ilgili bir haber doluyor kulağıma. Oh sonunda şeriatı getirmiş bizimkiler. Gençler sokağa dökülmüş Taksim yine karışmış. Falan. Yine çok üzülürüm. Uzakta olmama rağmen üzülürüm. En çok da bu acı zaten. 

Türkiye nesnesini çıkarırsanız eğer bu metin aslında bir filmin tanıtımı. 2011 yılında vizyona giren Amerika - Fransa - Iran ortak yapımı bir filmin iskeleti. Düşündüklerimizi şimdi birebir anlatan bir "durum" yoktur sanıyorsunuz değil mi? Circumstance filmi bizim geçmişimiz şimdimiz ve geleceğimizi özetliyor aslında. Sundance Film Festivali İzleyici Ödülüne layık görülen filmi geçtiğimiz ay izlemiştim. Film bittiğinde korkmuştum, sanki kötü bir şey yapmışım ardından suçum ortaya çıkmış ve çok çok az sonra yüzleşmek zorundaymışım hissi uyanmıştı. Suçlu hissediyordum. 

20 Şubat 2014

Fantastik 4'lü

Deniz Gül
Cinema May Kill

Bazen dünyada olmak istediğinin dışında bir halde olmak istiyorsun, hiç olmamayı istemek çok geliyor en azından şekil değiştirmek istiyorsun, şekil de değiştirmesen başka dünyalar vardır belki burası bana yetmediğinde ya da ben buraya yetemediğimde gidebileceğim farklı dünyalar olsun diyorsun. Açıyorsun hayal gücünün kapılarını sonuna kadar, kendini radyoaktif örümceklere ısırttırmadıınla mı kalıyorsun yoksa 9 çeyrek peronunu arar halde mi buluyorsun?

Bu dünyada olmayı hiç istemediğim dönemlerde sarılıyorum fantastik (ki bence kesinlikle değil) filmlere. Geleceğe dönüş filmini izleyip her beyaz deli saçlı yaşlının Doktor Brown olmasını isteyip hacı yağı kokan elleri burnunun dibinde öpmeye zorlayan amcalar, dedelerle az mı kuşatıldık? Okuldan gelip Fox Kids’te Örümcek Adam ardından daha da fantastik olduğunu düşündüğüm Vahşi Güzel’i az mı izledik? Yine de vazgeçmemek gerekti, ben de vazgeçmedim ve bu haftayı hep ilgim olan fantastik filmler kuşağından seçmelere doyarak geçirdim. Beğendiğim filmleri listelemektense bu hafta ardı ardına izlediğim filmleri size de gelecekte liste olsun diye sıralamak istedim. İyiden kötüye ya da tam tersi şekilde sıralamak haddim olmadığından numara sırasının bir önemi yok bilginize.

Back To The Future


26 Ocak 2014

A Serious Man - Coen Brothers

Deniz Gül
Cinema May Kill

3 günde 3 ayrı parçaya bölerek izlediğim filmin adı A Serious Man. Coen Kardeşler olarak bildiğimiz Joel Ve Ethan Coel tarafından 2009 yılında çekilmiş bir film. Bu yıl izleme şerefine nail olacağımız “Inside Llewyn Davis”i izlemeden önce kafamda Coen’leri toparlamak için Coen maratonu yapma kararı aldım. Önce Barton Fink, sonrasında Serious Man derken, daha Inside Llewyn Davis’e geçemeden durmak zorunda hissettim kendimi. Çünkü, Serious Man yazılmalı ve anlatılmalıydı birilerine. Bol bol spoiler vereceğim için yazının devamını okumak istemeyenlere küçük bir paragraf filmin özetini yazmalıyım.



Larry Gopnik isimli ana karakter etrafında dönen kopuk ama sürekliliğini bir dakika bile yitirmeyen olaylar silsilesi filmin öyküsünü oluşturuyor. Güzide Türkçe’mizden yararlanarak da başına gelmedik kalmayan tabirini kendine uyarlayan Larry, film boyunca daha ne kadar kötü olabilir ki sorusunu sizi diken üstünde bekleterek ve merak duygunuzla sürekli dalga geçerek cevaplamaya çalışıyor. Cevabı filmin sonunda bulabilirsiniz yazmak çok naif bir hareket olur. Kime göre neye göre soruları Coen Kardeşlerin yaşam felsefesini oluşturuyor. Genelleme yapmanın yere ve zamana göre ne kadar yanlış olabileceğini gösteriyor. Hayatını sakin bir kaos içinde geçiren fizik profesörü Larry ve evinde yaşadığı stres ve sıkıntı, karısıyla ve çocuklarıyla ciddiyetsiz ilişkisi ve mülayim kişiliğiyle yardıma muhtaç hali bize merakla birlikte acıma duygusunu da tattırıyor. Sormamız gereken şey ise; bir süre sonra karakterin hayatını düzeltemeyeceği noktada merak ettiğimiz onun ne kadar daha acı çekeceğini görme isteğimiz olmuyor mu? Bu bizi kötü biri yapar mı? Bu kısa denizgülvari özetten sonra, beğendiğim karelerin üzerimdeki ve filme etkilerini anlatmaya geçmeliyim.

4 Ocak 2014

Paul Morrisey’s Trilogy (+18)

Kaan Kızılırmak
Music May Kill, Cinema May Kill yerine yazdı.

“Haydi arkadaşlar! Tamam, sohbeti bırakalım artık. Yeni yılda köşeleri değişiyorduk ya hani, işte onun çekilişini yapalım son olarak.” cümleleri ile son bulan Beauty May Kill konferans toplantısı ile başlayan ve “sinema hakkında ne yazacağım ben?” ile devam eden süreç, biraz sancılı da olsa ani bir karar ile son buldu.

8 yazarın birbirinin konusunu yazması eğlenceli bir macera oldu kendi adıma fakat esas eğlenceli kısım “kim, hangi konuyu yazdı?” merakıydı. Günlerce bekledik fakat beklerken bir o kadar da debelendik. Müzik dışında bir konu yazacağım için oldukça heyecanlıydım ve kuranın çekildiği gece hemen konumu düşünmeye başladım. İlk olarak sizlere “yeni yıla girerken izlenecek filmler” başlığı altında çeşitli filmler önermeye kalkıştım fakat klişenin içinde boğulmama ramak kalmışken kurtuldum. Sonrasında ise bilgisayarımı kurcalarken film klasörü içinden küçük bir klasör gözüme çarptı. Yaklaşık 1 yıl önce izlemiş olduğum Andy Warhol Factory imzası taşıyan Paul Morrisey’s Trilogy.


17 Aralık 2013

The Tunnel Song

  Deniz Gül 
Cinema May Kill
                                                                                                                                             
İzlediğim herhangi bir filmle ilgili olumlu ya da olumsuz bir görüş oluşturmamı sağlayan ilk şey filmde ne kadar klişe replik bulunduğu oluyor. İzlediğim süre boyunca klişeleşmiş sahnelerin ve repliklerin sayısı arttıkça filme karşı bakışım iyi ya da kötü şekilleniyor. Birazdan bahse değer gördüğüm film ise bu teorimi buruşturup çöpe atacak ve üstüne üstlük ruh halime etkisi sebebiyle beni 2 gün boyunca içinden çıkılmaz bir duruma sokacak.
 
Bana ve büyük ihtimal size de klişe gelecek bir mekanda, klişe karakterlerle bezeli bir film: The Perks of Being a Wallflower. Başrol oyuncuları çoğumuzun Harry Potter’dan aşina olduğu Emma Watson, We Need to Talk About Kevin’dan bildiğimiz Ezra Miller,  ve yıldızı yeni parlayan Logan Lerman, yan rolllerde de önemli isimler var, Kate Walsh ve Nina Dobrev’i saymak yeterli sanırım.


Şimdi bu güzel insanların ortak özelliklerinden başlayarak bu filmin konusunun ne olduğunu tahmin etmeye çalışalım. Öncelikle filmde bir değil bir çok kilit karakter var. Kilit olmalarını, bu oyuncuların hepsinin bir sonraki filmleri için kariyer basamaklarında atacakları adımların önemine bakarak anlıyoruz. Tüm karakterler çok genç ve bundan sonra oynayacakları tüm filmleri özenle seçmeleri gerek, kaldı ki bir değil bir çok yetenekli oyuncuyu bu filmde buluşturmak için sağlam bir hikâye gerekli. İpuçlarından yola çıkarak filmin gençlik filmi olduğunu anlamış olmalısınız, yazının başındaki klişe öğesini de eklersek ortaya ya vasat bir korku filmi ya da vasat bir lise filmi gelmeliydi. Fakat ortaya çıkan, tüm benzerlerinden  mükemmel bir şekilde sıyrılan ve sadece lise ya da sadece gençlik teması altında ilerlemeyi reddeden bir hikâye.

17 Kasım 2013

Karl Marx ve Woody Allen Ortak Yapımı - Blue Jasmine‏

Uzun zamandır sinemaya gitmiyordum. Biliyordum ki bu bekleyişime değecekti. Gideceğim filmi öylesine seçecektim. Adını bilecektim sadece. Dandik bir sinema sitesinden bana en yakın sinemayı seçecek, en uygun saati bulacak, kendimi salona atacaktım ve tabi ki bu spontane hayat akışında bile bir 5 dakika duracaktım çünkü tabi 16 liralık bilet engelini geçmem gerekecekti. Bunların hepsini yaptım ve adının Blue Jasmine olmasından başka hiç bir bilgiye sahip olmadığım bu filme girdim.

Filmi kendime başlangıç noktası olarak belirledim. Bu yazıda anlatacaklarım kabaca filmin öyküsünü anlatmaktan daha derin olacak. Bu yazımda yapmak istediğim şey, filme yüzeysel bakmaktansa, senaryoyu temel aldığı ideolojiyi inceleyerek anlatmak. Bu filmi benim için önemli yapan şey, renklerin uyumu ya da görüntülerin akıcılığı değil. Hikâyesi ve altında yatanlar.


Manhattan aşkıyla ömrüne ömür katan Woody Allen’ın yaşadığı şehrin sosyo-kültürel yapısına eleştirel bakma zamanı gelmişti. Woody Allen, Manhattan’ın yüksek sosyete, entellektüel geçinen yapısına bazen küçük bazen tekme tokat eleştiriler yağdırmıştır, fakat bunu hiçbir zaman tüm bir filme yaymamıştı. Bu yazımda Blue Jasmin filminin hikâyesini ele almaktansa, filmin ideolojisini ve ardında yatan psikolojik nedenleri anlatmaya çalışacağım. Zira, çok sayıda ürün çıkarmış bir yönetmenin son filmleri çok önemlidir. Bu filmler ticari kaygıdan yoksun ve tecrübenin elinin kiri haline geldiği filmlerdir. Gişe kaygısını en az seviyede tuttuğunuzda ortaya çıkan şey saf ve temiz kalmayı başarabilen "fikir"dir.

Film, toplumu iki kesime ayırmakla başlıyor. Burada sakallı amcamız Marx’ın yaptığı ayrım oldukça işimize yarayabilir. Woody, Karl Marx’ın yaptığı gibi, toplumu ikiye ayırıyor. Üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvazi ve bu üretim gücü altında kendi emeğini satışa sunan proletarya. Politik ideolojiler dersi alan bir öğrenci olarak, tonlarca sayfa okumak yerine,  bu iki sınıfın 2013 yılındaki versiyonuna ulaşmak için yapılacak en iyi şey Blue Jasmine’i izlemekmiş. Nereden bilebilirdim ki?!

2 Ekim 2013

Serious Series

Filmlerden arınıp biraz dizilere mi baksam acaba sorusuyla çıktım yola.

Popüler diziler listesinde sık sık rastlayamayacağımız 2 diziyi aldım sekmelerime. Filmlerden tanıyıp da yaptıkları işlere daha detaylı bakmak istediğim 2 aktörle öğrendim bu dizileri.

Daldan dala atlarken bulup sevdiğim aktör ve aktristler daha bir "ben" oluyor. Daha hiç keşfedilmemiş yeteneği bulan prodüktör havalarında inceliyorum yapılan işleri, çok da uzatmadan giriş kısmını -işlediğim konunun dizi olduğunu hatırlatarak- gülünçlü, komikli, esprili, şakalı 2 dizimi tanıtmaya, yer yer öve öve bitirememeye geçiyorum.

İlki Seinfeld’in yapımcısı.
Woody Allen'ın yazarlığını yönetmenliğini yaptığı Whatever Works filminin başrol oyuncusu.
Kendisiyle tanışmam Seinfeld azgınlığım döneminde oldu. Dizinin blooperlarıyla oyuncu kadrosunun yaptığı diğer işleri araştırmaya başlayıp diziyi "stalk" etmeye başladığımda Seinfeld dizisinin kahramanı Jerry Seinfeld ile birlikte çoğu sezonunun yazarlığını Larry David’in de yaptığını görmemle radarım başka yöne doğru kaydı. Sadece Larry’e. Whatever Works’le Official Site kazan kapak ilişkisi kurduğu kişiyi görünce -Woody Allen- keyfimin katsayısındaki artışı rakamlara yükleyemedim. Upuzun betimlemenin kısası, Larry başrolde yine kendisinin -tümüyle kendisinin- oynadığı bir dizi çekmek istemektedir, dizide de adı Larry’dir, Larry dizide kendi hayatını anlatmaktadır, karısı, menajeri, en yakın arkadaşı ve geri kalan ekip oyuncu olarak diziye eklenmektedir, yani Larry’nin gerçek karısı değildir dizideki karısı. Fakat olaylar çoğu zaman Larry David’in de röportajlarından öğrendiğimiz kadarıyla gerçeğe oldukça yakındırlar. Dizideki absürdlük seviyesi sizi bir süre sonra rahatsız edecek ama alışkanlık haline gelen diziyi bırakmak çok zor olacak. Dizinin türü komedi fakat her komedi seven kesime hitap edeceğini sanmamak ukalalık olmaz sanırım. İzlemeyi düşünüp nasıl bir şey acaba sorusunu bir nebze rahatlatmak için örnek vermek gerekirse,  How I Met Your Mother’a komedi diyen bu yazıyı bu noktada okumayı bıraksın. Seinfeld komedi tarzı ile de yakından uzaktan alakası olmamakla birlikte, Modern Family’i seven herkesi kucaklamaya hazır bir dizi Curb Your Enthusiasm Official Site. Diziyi izlerken bol bol Hollywood’a geçirmeler görebilirsiniz, beklendik karı-koca ilişkilerine ise beklenmedik espriler eşlik edecek. Çok karakterli bir dizi olmaması ise işinize gelecek çünkü aksiyondan çok diyalog ağırlıklık olsun isteyeceksiniz. Konuk oyuncuların Larry’nin uzun ve ünlü geçmişine dayanarak oldukça popüler insanlar olduğu da tahmin edeceğiniz bir şey. Velhasıl tavsiyelerimle birlikte…


9 Eylül 2013

Tek Aktör İki Gezgin

Yabancılaşma. Hep bir kelime oluyor beni harekete geçiren. Cümlelerin devam etmesi için 0 noktası. Bu yazı için o kelime "yabancılaşma". Yeri yurdu önemsiz kendi benliğinde ya da bambaşka bir yerde tek farkı yabancı olmak olarak. Daha yeni yabancılaşmış da kendine gelmiş biri olarak 2 farklı gezgin hikayesini tavsiye etmek istedim. İlk gezginim, ERASMUS illetine bulaşmış başka ülkede yabancılaşan, diğer gezginim kendine yabancı kişiliğini bulmaya çalışan. Birbirinden farklı bu iki filmin tek ortak noktası evden uzak olmak ve uzak olmanın zorunlu olarak size getirdiği arayış. Evinizde, ülkenizde yıllardır çat pat oluşturduğunuz düzen, evden uzaklaştıkça yine aynı düzenin kopyalarını aramaya bırakıyor kendini. Bu yer benim, bu parkta bu bank benim, sadece ? günlük yatacağım bu yastık benim! İşte bu cümleyi demeden gezen 2 adamın hikayesi.

Not: Oyunculuk, çekimler ya da yönetmeler değil aşağıda çekiştirilenler, sadece hikayelerin kendileri.



16 Temmuz 2013

Then, So What Kevin?

Film izlemeyi reddeden sinema köşesi yazarıyım. Dev cümlelerin de altından ezilmiş vaziyette klavyeye uzanabiliyorum.

Sonu belli olmayan durumlar listem oldukça kabarıkken, yeni bir hikayeye başlayıp da en az 2,5 saat beklemeye dayanabileceğimi sanmıyorum. Bu hafta yeni bir hikayeyle ve onun üzerine yazmayı ben reddetmesem de bünyem reddediyor. Elim play tuşuna, ya da dvdlerin kapağını açmaya, ya da kickass torrente gitmiyor.

Bir şeyler izlemeyi reddetmemin tek sebebini değil ama bir sebebini şuna dayandırıyorum. Cinema may kill. Sinema benim için hiç bir zaman rahatlatıcı bir şey olmadı, aksine rahatsız edici olması, düşünmeye giden yolda sırtımdan tekmelemesi en büyük etken oldu. O etkeni ben yaratmasam bile, kara delik şeklinde beni içine aldı. A dur, tüm melankolimle bir film açayım demedim, amacım değil ama sonucumdu filmin sonundaki melankolik hava.

Then, So What Kevin?

So, geçen haftalarda, person'ımla birlikte, final haftası arkadan ses gelmesi amacıyla açtığımız televizyonda başlayan filme sol gözle bağlandık, sağ gözle de ders çalışma çabalarımız devam etti. Bir süre sonra gözlerimiz tamamen ekranda, elimizde ders notları, ve 3. adım olarak da ders notlarının da bırakılıp ellerin beveragelarla dolmasıyla filme odaklandık. Yarısından daldığımız filme  filmin de bütün bileşik bir hikayesi olmaması sebebiyle çabuk adapte olduk. Velhasıl, finaller bittikten sonra, yine benim değil de person'ımın elleri kat.ph'ye gitti ve filmi indirdi. Ve izledik.

The Story Of Us



6 Temmuz 2013

Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı - Çapulcular ve Taksim Dayanışması

Harry Potter ve felsefe taşını elimize aldığımız andan beri kimse bizi bunun sadece bir kitap, uyarlama filmlerin ise sadece bir film olduğuna inandıramadı. Ta ki biz onlara bunun sadece bir film olmadığını bizzat gösterene kadar. Gezi parkı olayları süresince aklımda dolanıp durdu Zümrüdüanka Yoldaşlığı ve neden olmasınla başlayan cümlelerimin sayısı hızlıca arttı. Neden Hogwarts gezi parkı olamasın, sihri metafor olarak kullanıp da tüm olaylar boyunca benzetebileceğimiz o kadar şey vardı ki, apolitik bir bütün 90 kuşağının meydanlara akmasını belki yalnız büyüyle açıklayabilirdik. 7 eşsiz kitabın kapağını kapatıp ve 8 mükemmel filmin stop tuşuna basıp, gerçek hayata döndüğümüzde elimizde kalan iyi-kötü tanımları, arkadaşlık üzerine, birliktelik üzerine, sadakat, adalet üzerine bize kalanların en somut halini gördük gezi parkı olayları boyunca. Zümrüdüanka Yoldaşlığı ise Taksim Dayanışması haline büründü bir anda. Bizi birer büyücü, affedersiniz geride kalıp uzak duranları da muggle haline dönüştürdü. Ben de Türkiye de olanları süzüp de karakterlere yükleyince ortaya aşağıdaki gibi bir resim çıktı. 


1- İlk mükemmel eşleşmemiz, bizzat benim oluşturmadığım, internette bulduğum bir eşleşme, kötülük gereğini karşılamak için oluşturulan 2 karakter. Bizim kötü karakterimizin asası yok ama anay'asa'sı var.

21 Mayıs 2013

Gatsby! The Great Corruption


Filmle ilgili, hikâyeyle ilgili, karakterlerle ilgili bilgi ve detayı minimum seviyede tutarak nasıl film eleştirisi yazılır sorusunu cevapladım. Karakter çözümlemelerine, film hala gösterimde olduğu için, izlemek isteyenlerin kursağında kalmasın diye girişmedim. Genel hatlarıyla yakındığım noktaları döküldüm. Muhteşem Gatsby başlığını filmin sonunda salondan ayrılırken, minik bir dokunuşla ve tabi ki Gatsby ile, muhteşem yozlaşmaya dönüştürdüm. Eminim The Great Gatsby kitabının yazarı Scott Fitzgerald da benim gibi düşünüyor derken kendisiyle karşılaştım.

Oh! Fitzgerald. Seni anlıyorum.1920’leri, Amerikan rüyasının çöküşünü, buna zemin hazırlayan ekonomik sebepleri, kültürel yozlaşmayı, eleştirel bir dille hikâyeleştirip yazmanın ne anlamı olduğunu sorgular gibisin. Kızına yazdığın mektupta şöyle diyorsun; “Yaz! Fakat yazarken ödün vereceğin şeylere hazır ol!” vereceğin ödün Fitzgerald; bu kitabın okunması için içine aşk temasını ustaca yerleştirmek ve beklemek; çünkü bir gün Hollywood gelecek ve senin kitabını sinemaya uyarlayacak, 3D film tekniğiyle, kitabında geçen görkemli partilerde gökyüzünden bin bir çeşit farklı surata yağan konfetilerin illüzyonuna biz de eşlik edebilelim diye ve sadece bunun için, konfetileri daha da uçuşturabilmek için, 12 yerine 22 lira vereceğiz gişede.

7 Mayıs 2013

Bu Yaz Mutlaka İzlenmesi Gereken 15,5 Film


Gri filmlerin bulantısını, melankoliyle karışık yağmurlu çamurlu filmleri bu hafta bırakıyorum. Daha şort-tişört, elde dondurma, kafada ağda dertli zamanların filmlerine geçiyorum. Yaza girişte, yazın içinde, yazdan çıkarken, kısacası tüm yaz boyunca izlenmesi gereken 15,5 film sunuyorum bu bölüme. Bir film var ki yarıda da kesilebilir [VENGO], o yüzden 15,5’u 16’ya tamamlamıyorum kendi zevkimin bencilliğini yazarak. Sıralama yapmadan, seçmece 25 film arasından elediğim bu 16 filmin altlarına, kendi “hakkında” kısımlarını, yine tüm bencilliğimle objektiviteden uzak yazıyorum. Evet, bu hafta çok bencilim çünkü fazla güzel filmler var tam aşağıda. Beni kenarda bırakıp siz seçin diye de daha fazla konuşmuyorum. İyi, güzel, hoş seyirler şimdiden.



İçi Interrail, dışı Avrupa, ortası aşklı meşkli, kıyısında köşesinde türlü türlü aforizmalar.


Sunrise ve Sunset’den sonra devam filmi fakat 24 Mayıs 2013’de vizyona giriyor. 

29 Nisan 2013

Woddylicious


Tanrım! Bu akşam gideceğim yeri seçmek o kadar da zor olmamalı.  Sadece birini tercih et! Yazı tura?! Ih hayır. Oscar töreni o kadar da önemli değil, zaten ütülü smokinim de yok, ve akşam grubu da yüzüstü bırakamam, çocuklar bensiz çalmaktan hoşlanmadıklarını söylediler. Klarnetim nerde? Hayır Mia gitmek istemiyorum. A Jeff rica etsem arabayı hazırlar mısın? Ya da yo kemik erimesi olma riskiyle tokalaşmak istemiyorum, ve ve … ve yürüyeceğim sanırım. Mia, seni seviyorum ama o törene gitmek istiyorsan bu bensiz olmak zorunda, hoşça kal tatlım. Klarnetimi balkondan bana fırlatırsın çünkü geç kalıyorum.

22 Nisan 2013

Sinemaya “Ses Getiren” Sessizlik


Yenilik, değişiklik sadece konusunu işlediğim filmlerde yok. Bu küçük bölüm de benden bağımsız kendini yenilemeye, deneysel formatlarla kendini geliştirmeye devam edecek sanırım. Bu hafta kendi içimde yaşadığım sessizliğin dışa vurumunu, film seçiminde açık seçik ifşa ediyorum.

Filmimiz : The Artist
Karakterimiz : George Valentin ve Peppy Miller [Bu hafta da karakterleri ödüllendiriyoruz.]
Ödüller : 5 adet Oscar heykelciği + 115 ayrı ödül + 84 adaylık
Ödüllerin Önemi : 0’ın altında

The Artist’i görsel azınlıkla incelemeyi yediremedim kendime ve filmden görüntüler koparıp sayfaya saçarak, an be an yorumladım neler olup bittiğini. Filmle fotoğrafın kardeşliklerinden ötürü filmin akıcılığına saygısızlık yapmadığımı düşünüyorum.

Anlık görüntülerle film incelemesi mi yapılır?!
Cevabım, “Bilmiyorum” ve bu cevabın doğru cevap olduğunu iddia ediyorum. Özellikle “The Artist” için, filmin sakinliği, durgunluğu, renksizliğiyle hayatı renklendirir halini, sadece betimleyerek anlatmak yerine, kareleri teker teker sizin de gözünüz önüne sererek filmin bütününü anlatmaya çalışıyorum. Bakalım yapabiliyor muyum?

13 Nisan 2013

L-i-ars



Sinema bazen sadece öldürmez, gerekirse ölümle tokalaştırır ve sessiz film değilse arkaya mükemmel bir soundtrack koyar sonra da diyardan diyara dolaştıradabilir sizi. En son teknolojiyle  -artık kaçıncı D oldu sayamıyorum-  5D-7D filmlerde bazen ölümün nefesini ensenizde bile hissedebilirsiniz. Hangi dünyaysa o gün vizyonda olan, o dünyaya bilet alabilirsiniz. Sinema, sanatsal tüm aktiviteler içinde duyu organlarına hitap patlaması yaşatır. Göze, kulağa, popcornuyla dile, korkusuyla tüyleri diken diken eden, hüznüyle gözden pıtır pıtır yaş döktüren dokuya..

Bu bölüm her hafta kendine bir film seçecek, belki de senaristin kafasından çok uzaklaşıp kendi yorumuyla ‘’Ne oluyor burada?’’yı anlatmaya çalışacak. Filmlerin zaman mekân ekseninin ötesinde bir aktivite olduğunu iliklerde hissettirecek. Önerilen ve anlatılan filmle alakalı memnuniyetten kesinlikle mesuliyet kabul etmeyecek.

Önemli olabilecek bir not: Yorumladığım filmi izlemediyseniz eğer, içinde kayda değmez oranda spoiler mevcut olacak. ‘’Artık izlemesem de olur’’ dedirtecek noktada ben gerekli önlemi alıp ünlem işaretlerini yerleştireceğim sağa sola.

Sinema, filmler ve notlarla ilgili ilk haftadan tez yazmak yerine, geri kalan tüm sıkıcılığı önümüzdeki haftalara pay edip, bu haftanın filmine geçebiliriz sanırım.
Tavan arası filmi diyorum ben bazı fimlerime. Artık tozlular ama biliyorum oradalar.  Bilgisayarda öylece tıklanmayı bekleyerek duran, yer kaplayan, yer kapladığı için yeni film bile inemeyen bir bilgisayara rağmen, silinemeyen filmler... Çok az sonra anlatmaya başlayacağım film işte bu depoda üstü daha 7 yıllık tozlanmış bir film.

Bu tozlu film serisini oluştururken, film seçiş aşamasında ise, 2 tip insan vardır: Konusuna bakmadan film izleyen ve konusunun ıdığını cıcığını inceleyip film izleyen. Ben bu konuda çift kişilikliyim ama bu filmin başına geçtiğimde kendisiyle ilgili sadece şunları biliyordum;

.