17 Kasım 2013

Karl Marx ve Woody Allen Ortak Yapımı - Blue Jasmine‏

Uzun zamandır sinemaya gitmiyordum. Biliyordum ki bu bekleyişime değecekti. Gideceğim filmi öylesine seçecektim. Adını bilecektim sadece. Dandik bir sinema sitesinden bana en yakın sinemayı seçecek, en uygun saati bulacak, kendimi salona atacaktım ve tabi ki bu spontane hayat akışında bile bir 5 dakika duracaktım çünkü tabi 16 liralık bilet engelini geçmem gerekecekti. Bunların hepsini yaptım ve adının Blue Jasmine olmasından başka hiç bir bilgiye sahip olmadığım bu filme girdim.

Filmi kendime başlangıç noktası olarak belirledim. Bu yazıda anlatacaklarım kabaca filmin öyküsünü anlatmaktan daha derin olacak. Bu yazımda yapmak istediğim şey, filme yüzeysel bakmaktansa, senaryoyu temel aldığı ideolojiyi inceleyerek anlatmak. Bu filmi benim için önemli yapan şey, renklerin uyumu ya da görüntülerin akıcılığı değil. Hikâyesi ve altında yatanlar.


Manhattan aşkıyla ömrüne ömür katan Woody Allen’ın yaşadığı şehrin sosyo-kültürel yapısına eleştirel bakma zamanı gelmişti. Woody Allen, Manhattan’ın yüksek sosyete, entellektüel geçinen yapısına bazen küçük bazen tekme tokat eleştiriler yağdırmıştır, fakat bunu hiçbir zaman tüm bir filme yaymamıştı. Bu yazımda Blue Jasmin filminin hikâyesini ele almaktansa, filmin ideolojisini ve ardında yatan psikolojik nedenleri anlatmaya çalışacağım. Zira, çok sayıda ürün çıkarmış bir yönetmenin son filmleri çok önemlidir. Bu filmler ticari kaygıdan yoksun ve tecrübenin elinin kiri haline geldiği filmlerdir. Gişe kaygısını en az seviyede tuttuğunuzda ortaya çıkan şey saf ve temiz kalmayı başarabilen "fikir"dir.

Film, toplumu iki kesime ayırmakla başlıyor. Burada sakallı amcamız Marx’ın yaptığı ayrım oldukça işimize yarayabilir. Woody, Karl Marx’ın yaptığı gibi, toplumu ikiye ayırıyor. Üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvazi ve bu üretim gücü altında kendi emeğini satışa sunan proletarya. Politik ideolojiler dersi alan bir öğrenci olarak, tonlarca sayfa okumak yerine,  bu iki sınıfın 2013 yılındaki versiyonuna ulaşmak için yapılacak en iyi şey Blue Jasmine’i izlemekmiş. Nereden bilebilirdim ki?!

Hikâyemizin özneleri;

Burjuva sınıfını temsil eden ve cildinin güzelliğinden (botox) (gece-gündüz kremleri) de anlaşılacağı gibi Cate Blanchett ve eşi ve konken partisi ahbapları

İşçi sınıfının temsilcileri ise, Cate Blanchett’ın yani Jasmine’in kız kardeşi Ginger ve eşi ve sevgilisi ve sevgilisini aldattığı muslukçu ve evli adam.

Bu iki kardeş farklı iki anneden doğmuş ve aynı aileye evlatlık verilmiştir. Bu noktada anlaşılması gereken şey şudur: Aynı şartlar altında büyüyen iki farklı birey, zaman-hayat düzleminde yolları ve sınıfları ayrıldıkça farklılaşan iki kişi olabilirler. Film bu anlamda zengin olmak için zengin doğmak gerek sözüne karşı gelen bir hikâye sunar bize. Başka bir açıdan da yetişme tarzının insan psikolojisini şekillendirmede etkisizliğini anlatır. Bunlar çok ağır iddialar olmakla birlikte, bir hikâyeyi tanımlarken ne kadar farklı yöne çekebileceğimize de bize gösteriyor. Bu iki farklı karakter hayatlarının birleştiği noktada, ki bu nokta sınıf farkının ortadan kalktığı nokta oluyor, birbirlerine sadece beraber yaşamanın verdiği ortak geçmiş nedeniyle nasıl bağlı kaldıklarını anlatıyor. Tüm bu karmaşıklık içinde filmin hikâyesini kısmen anlatmak, yazdıklarımın oturmasına yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.

Cate ve borsa zengini kocası New York’un göbeğinde lüküs hayat yaşamaktadırlar.
New York’ta bir apartman, yoksa eğer halin yaman, nikel kübik mobilyalar, duvarda yağlı boyalar.
Cate kapitalizmin tepesinde oksijenden başı dönmüş şekilde ayaklarını aşağı sarkıtıp hangi mücevheri edinsemin derdindedir. Bu sınıf üstünlüğü artı burnu yukardalık sonucunda, insan hayatını yıkıp geçebilecek psikolojik sorunları en pahalı çantasının içine koyup orada muhafaza eder. Bu sorunlar o çantadan gerek olmadıkça çıkmayacaktır. Ta ki kocasının kendisini aldattığını fark etmeyi isteyene kadar. Bu kalıp bir cümle kurmamın sebebi ise, Cate çoğu kez kocasının onu aldattığından şüphelenmiş, şüphelerinde haksız olmadığını anlasa da yaşadığı hayatı bırakmak istemediği için buna göz yummuştur. En yakın arkadaşım dediği kişiden bunu birebir duyana kadar da gittiği kadar yolu var demiştir ve çantasından Xanax kutusunu çıkarıp yerine gururunu koymuş ve kapağı kapatmıştır.


Cate’in kardeşi Ginger tam tersi kişiliğe sahip olmakla birlikte, sınıfsal olarak da Jasmine’den birkaç kat aşağıda oturmaktadır. Yaşadığı hayat, genç yaşta sahip olduğu 2 çocuk, büyük aşkla Vegas’ta evlenip ve aynı hızla boşandığı bir koca. Materyal hayata karşı sadece en minimum seviyede özenme hissiyle birlikte, Ginger küçük mutluluklarla yaşamayı öğrenmiş, izlerken üzüldüğünüz ama yaşama sevincine ve biraz da saf salaklığına dayanarak gülümseten bir karakter.


Zengin koca bulan kadının, sosyete, cemiyet hayatı, Channel ve Dior dolu bir dolap  vs.  iki çocuk geçim derdiyle, minimum entellektüel birikimle düşünmeme ve anı yaşamaya yatkın birey. Filmde gördüğümüz karakter çarpışması işte bu iki farklı uç üzerinedir. Allah gecinden versin bir ayağı çukura girmeye yakın Woody Allen, toplumsal sorunları artık filmlerinin odak noktası yapmaya karar vermiştir. Belki de çoğu filminde alttan alta verdiği bu fikir artık filmin çatısını oluşturacak kadar önemlidir. Dünyada baskın güç olan kapitalist yaşam biçiminin insanlarda yarattığı kabullenmişlik belki de benim olduğu kadar Woody’nin de canını sıkmaktadır.

Bu noktada yine düşüncelere dalacağım ve filmden ilk çıktığımda aklımda pelesenk atan bir düşünceyi paylaşacağım sizinle. Filmlere toplumsal ve kültürel hayatın yansıması olarak bakmaya başladığım günden beri benim için önemli olan hep filmin hikâyesi olmuştu. Yani senaryo. Bunun sonucunda da, yazar her zaman yönetmenden daha önemli bir özne haline gelmişti. Fakat bu görüşüm zaman içinde değişti. Yönetmenin önemini kavramaya başlamamı sağlayan Woody Allen olmasa da bu filmiyle kendisini takdir etmemi sağladı. Fakat aklıma takılan ve beni kıskançlıktan kudurtan o soru hala kafamdaydı. Nasıl oluyordu da, basit ve yalın tek bir fikirden, ortaya 90 dakikalık bir şaheser çıkıyordu? Ben de kapitalizm öğk kaka, insanlar arasında bu kadar büyük gelir farkı olmamalı hımm diyordum. Woody Allen da aynı fikirle çıkıyordu yola. Üstelik bu fikri kalkıp aynı ailede olan ama farklı olduğunu anlatmak için üvey iki kardeşe yüklediği hikâyelerle anlatma becerisine sahipti. Aynı anda birçok farklı sosyolojik ve psikolojik teze hem katkıda bulunuyor hem de onlara karşı çıkıyordu. Bunun için sadece bu fikri yazmak, senaryolaştırmak da yeterli değildi üstelik. İşte yönetmen olabilmek, oyuncuları yönetebilmektense bir fikri yönetebilmek anlamına geliyordu. Anlatmak istediğiniz fikri ne kadar iyi yönetebiliyorsanız o kadar iyi kurguluyordunuz oyunu.




Tekrar filme dönmek gerekirse, Jasmin’in aldatıldığını kendine itiraf ettikten hemen sonra yaşadığı maddi ve manevi çöküşün anlatımında ise sadece senaryoya ve yönetmene özgü yağdırmak yetmeyecek. Cate Blanchett’in sergilediği oyunculuk ağzı açık bırakacak cinsten. Uzun zamandır Woody Allen’ın teklifini bekleyen oyuncu, eline geçirdiği fırsatı en iyi şekilde değerlendirmiş görünüyor. Lüks yaşamı bırakıp kardeşinin yanına yerleşen Jasmine’in yaşadığı sınıfsal jetlagi, adeta Cate’in çıkık elmacık kemiklerinde izliyoruz. 5 parasız kaldıktan sonra kız kardeşinin evine...... ah! unuttum. Hikâyeyi detaylı olarak öğrenmek isteyenler için film hala vizyonda. Kaçırmayın derim. Kızlı erkekli iyi seyirler dilerim.


Deniz Gül

6 yorum:

  1. Ben ise filme, en sevdiğim iki oyuncu; Alec Baldwin ile Cate Blanchett ve Woddy Allen için gitmiştim. Karl Marx yorumuna taparken, film sırasında aynı şeyi düşündüğümü ve belirtmek isterim. (Yalan değil, gerçek.) Aradaki minik espriler, Alec ve Cate'in oyunculukları ve Alec Baldwin'in bazı bazı karizmatik ama paytak yürüyüşleri ile deliye dönen ben, yazına da filme de bayıldım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gülümsememi görmeni isterdim aslı. Çok teşekkür ederim.

      Not: Söylediğin her harfin doğruluğundan bir saniye bile şüphe duymam!

      Sil
  2. Yanıtlar
    1. VİZYONDAN KALKTIKTAN SONRA MI?! telaşlanmaya gerek yok ama neyse ki internet bir deniz bir hülya, içinde tüm çakallıkları bulunduran. istemek izlemenin yarısıdır hem. :)

      Sil
  3. Ne kadar hoş bir yazı yazmışsın, keyifle okudum.
    Zaten hr Woody Allen filminde ilişkiler ekran koruyucu altında iyi bir toplum eleştirisi yatar.
    Seviyorum bu adamı!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim yorumun için :]

      Sil

.