19 Nisan 2014

Gözlerim Kimi Gördüler

Sis Atma T.Ç.
Photography May Kill

Aslında şimdiki yazının tamamen çıplaklık; memeler, pipiler üzerine olması gerekiyordu. Ama sonra hepimizin günde yüz elli sekiz kere yaşadığı "ay şu çocuğa bakayım, aa bu kız kimmiş ki yanında, e bu kızın yanındaki çocuk kimle evli, yuhh o benim ilkokul sıra arkadaşım Fatmanur değil mi, ÖÖEEEH 3 çocuk mu yapmışlar?, yaaaa ikincisi çok tatlıymış" gibi; ya da ne bileyim işte "lan Arif'in Menchester'a attığı golü arıyodum nereye geldim amk" tarzında savrulduuuum ve geldim Gezi Parkı'na ordan seçimlere falan feşmekan. Geçtiğimiz o kadar ayda her gün belki yüzlercesini görüp, her ne görüşten olursak olalım ya da her ne kadar hiçbir görüşten olmayalım, iyi ya da kötü etkilendiğimiz bir fotoğrafın ucuna kadar geldim. Şu an önümde duran yaklaşık 150 fotoğraftan sadece aşağıdakilerin olmasının sebepleri, ya hepsine istediğim zaman bakabileceğim "şöyle" bir yer bulamadığım, ya unutmak istemediğim, ya hatırlatmak istediğim, ya da vs vs. Aşağıda olmamalarının sebepleri de tamamen yer sıkıntısı. (Fotoğrafı çeken kişinin ismini bulabildiysem ekledim, bulamadıklarım da var, eğer bilen varsa yorumlara lütfen eklesinler, anonim kalmasın.)

Şöyle mi başlamıştı;

 Osman Orsal-  'kırmızılı kadın'

Dünya çapında yer etmiş bir fotoğraf olarak herkesin beyin kıvrımlarına kazındı tabi.
           
Sonra belki çok da sırasıyla değil ama şunları hep gördük;

8 Nisan 2014

İran'dan Gelen Olası Türkiye Senaryosu: Circumstance

Deniz Gül
Cinema May Kill

Düşünüyorum.

BUNDAN SONRA NASIL YAŞAMALIYIZ?

Mesela çok içimize kapalı ve bireysel mutluluk arayışlarıyla mı? Hani şeriat gelse, çarşafa bile girsek aman be biz mutluyuz evimizde diyebilecek gibi mi yaşamalıyız? Anlayamıyorum ben. 

NASIL YAŞAYACAĞIZ?

Gitmeye mi çalışacağız? Bizden önceki jenerasyonlar da mı böyle düşündü onlara da mı daha kötüsü olamaz gibi geliyordu ve onlarda mı gitmek isteyip ama aynı zamanda kalmak da istiyorlardı? 

DÜŞÜNÜYORUM.

Mesela gittim başka bir ülkeye. 15 yıl geçti üstünden belki de. İşe gideceğim sabah telly’de (İngiltere'ye gitmişim) uluslararası haberleri de gösteren bir kanal açık. Türkiye ile ilgili bir haber doluyor kulağıma. Oh sonunda şeriatı getirmiş bizimkiler. Gençler sokağa dökülmüş Taksim yine karışmış. Falan. Yine çok üzülürüm. Uzakta olmama rağmen üzülürüm. En çok da bu acı zaten. 

Türkiye nesnesini çıkarırsanız eğer bu metin aslında bir filmin tanıtımı. 2011 yılında vizyona giren Amerika - Fransa - Iran ortak yapımı bir filmin iskeleti. Düşündüklerimizi şimdi birebir anlatan bir "durum" yoktur sanıyorsunuz değil mi? Circumstance filmi bizim geçmişimiz şimdimiz ve geleceğimizi özetliyor aslında. Sundance Film Festivali İzleyici Ödülüne layık görülen filmi geçtiğimiz ay izlemiştim. Film bittiğinde korkmuştum, sanki kötü bir şey yapmışım ardından suçum ortaya çıkmış ve çok çok az sonra yüzleşmek zorundaymışım hissi uyanmıştı. Suçlu hissediyordum. 

3 Nisan 2014

İyi O Zaman, Ben De Kendimi Durdurmuyorum!

                                                                                                                                 Mak.
Book May Kill
İyi O Zaman, Ben de Kendimi Durdurmuyorum!


Zorlu hayat koşulları sebebiyle, yine uzun bir aradan sonra yazabiliyorum bir tanecik köşeme. Kitap da okumuyorum, okuyamıyorum, dikkatimi toparlayamıyorum. Beni mutlu eden şey sayısı her ne kadar artsa da bu dönemde, yine de kitap okuyamamak ve yazı yazamamak beni hal ve hareketlerimden soğuttu, “Allağm neden okuyamıyom, yazı yazamıyom!” moduna soktu. Okula giderken okumayı planlayıp yanıma aldığım kitap adları değişti zamanla, 10 sayfa okuyup bıraktım onları da. Sanırım tek bir şey değişmedi bu dönemde hayatımda, o da Perşembe günleri sabahın köründe aldığım ve aldıktan sonra her sayfasını bayılarak okuduğum Uykusuz Dergisi. Dikkatimi toparlayamayıp elime aldığım her kitabı, okuma aşamasında hayallere dalıp, hayal ettiğim hiçbir hareketi gerçekleştirememem üzerine üzüntülü ve kahırlı anlar yaşadığım günlerde, genelde çekingenliğim ve ben, beraber Uykusuz’u okuyup keyiflendik. Çekingenliğim nedeniyle gerçekleştirmekte zorlandığım sevimli hayallerimi denize atıp, kulağımda Red Hot Chili Peppers’ın boşvermiş tınıları ile dergimi okumaya devam ettim genelde. “Aslında çizerler de çekingen insanlar, baksana ne kadar utangaçlar ehe” şeklinde, kendime pay çıkarıp, “Tamam o zaman yae!” modundaki alakasız boşvermişliğim de çekingenliğimle benim yanıma geldi koşarak ve üçümüz keyifle vapurdan inip okula gittik, giderken de kedi köpek sevdik Beşiktaş sokaklarında. Artık hayat daha kolay hale gelmişti; çünkü yazarlar ve çizerler de çekingen insanlardı. Uykusuz’un üzerimde nasıl bir etkisi var anladınız mı şimdi? Bence anladınız… Bu sadece bu dönem için geçerli tabi ki, biz Uykusuz’la lisede ne anılar yaşamıştık, haberiniz yok. Kahve eşliğinde lisedeki en yakın arkadaşım ve ben, elimizde Uykusuz’la birbirimize karikatürleri, yazıları göstere göstere, anıra anıra gülerek okurduk dergiyi. Allah’ım ne güzel günlerdi demekten kendimi alamıyorum, zamanın koşturarak hareket etmesi beni çileden çıkarıyor.


Saçma bilinçaltım, kişilik özelliklerim ve anılarımla da sizi tanıştırdıktan sonra, sadede gelelim. Uykusuz Tanıtım Günleri yapmıyoruz bugün. Bugün sizi kendi hazırladığım amatör sorularımla röportaj yaptığım, Uykusuz’un “kendimi durduracak değilim.” ve “Kaç Yıl Oldu?” köşelerinin yazarı Fırat Budacı ile buluşturacağım! Kendisi “kendimi durduracak değilim 1” ve “kendimi durduracak değilim 2” olmak üzere yazılarını derlediği iki kitaba ve insanı şaşkınlığa uğratan detayları içeren “Kaç Yıl Oldu?” kitaplarına sahip olmasının yanında, aynı zamanda bir diş hekimi. “Bunları biliyoruz, röportaj lütfen!” dediğinizi duyuyor ve sizi Fırat Bey’le baş başa bırakıyorum.

29 Mart 2014

Life May Kill, So We’ll Be Dead

Senjar
Life May Kill

Yapayalnız geçen sevgililer gününden sonra kendimi kapatayım, etraftan elimi eteğimi çekeyim dedim… Sonra sınavı falanı filanı vardı cebelleştim durdum. O arada, ne yaptıysam unutamadığım blogta 3 ayda 1 muhakkak bahsettiğim ex-boyfriend’im ile tekrar görüştüm ve tekrar görüşmemeye karar verdim. O ilişkiyi bırgalayıp yazıp sündürecektim açıkçası. Ey sen, ey aşk, ey acı işte nasıl beni perişan ettin sensiz bir hiçim temalı. Bu süreçte Berkin Elvan’ı kaybettik hepimizin bildiği gibi, sokaklara döküldük. Gazıdır suyudur çeviğidir… Ya arkadaşlar ülkenin şu halinde böyle yavşakça şeyler söylemek istemiyorum ama ne zaman ben bu gerizekalıyla ilgili acı çeksem bir şey oluyor arkasından bir TOMA üzerimden geçiveriyor. Unutmamı sağlıyor mu, bilmem. Sağlamıyor sanırım hala bak onun hakkında yazıyorum. Neyse zaten bi hatunla direnirken gördüm kendisini. Serseri…

Sınavları verdim, attım kendimi memlekete. Adamı sürekli rüyalarımda filan görüyorum, dedim tamam haydi Senjar’cım aç laptopunu koy arkaya Daft Punk, dök içindeki aşk acısını…

Dökemedim.

Sabahları kardeşim LOL denen çağımızın erkeklerinin en büyük hastalığı olan oyunu oynamak için uyanması gereken saatten 1 buçuk saat önce uyanıyor. Kulaklığını takip “ULTİYE VER BERKAAAAAAY” diye kükrüyor, haliyle gözümü açıveriyorum “neler oluyor amk” gibisinden. 

Bu sabah kalkıp su içeyim dedim. Ebeveynlerim daha işe gitmemişti. Babama bir baktım, rengi kül gibiydi, omzunun, sırtının ve kolunun ağrıdığını söylüyordu nefes alıp vermekte zorlanıyordu.

Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bir an çok kısa bir an sanki gözlemci bakış açısıyla anlatılan bir romanın içinde gibiydim. “Yaşlı adam her zamankinden daha sarıydı o sabah. Karısı endişeli gözlerle ona bakıyordu. İçeriden ergen çocuklarının “CANGIL GİDELİM” diye bağırdığı duyuluyordu. Neden sonra aralarından birisi “hastaneye gidelim” demeyi akıl etti… 

Olayı daha fazla sulandırmak, okuyanı ağlatmak, dramlar çıkarmak istemiyorum. Normalde yapardım. Ama bugün istemiyorum. Olanı olduğundan daha yüzeysel geçeceğim. Tahlili tetkikleri filan yapıldı. Yorgunluğa bağlı spazm geçirmiş, ciddi bir şeyi yokmuş babamın.

Ekg’yi, kardiyak enzimleri sonuçları filan kendi gözlerimle görmüş olmama rağmen, hala bir şeyi yok demelerine inanamıyorum. Yani sanki bir şeyi gözden kaçırıyorlar gibi geliyor. İçimdeki bu huzursuzluk nasıl geçecek hiç bilmiyorum. Böyle şeyler düşünmekten de nefret ediyorum.

Babalar, babalarımız…

Daddy issues, günlük hayatta üzerinde sıklıkla durduğumuz bir konu. Babalarından istedikleri gibi doyurucu bir sevgi alamayan arkadaşlarımızın arka arkaya yaşadığı yıkıcı ve yorucu ilişkileri üzerine yıktığımız sebep… 

Hoşlandığımız her insanın bir öncekine benzer tutumları, olur da makro bakmayı başarabilirsek babamızı andırmaları… Konuyu biraz daha kurcaladığımızda zaman zaman hepimizin bir yerlerde muhakkak duyduğu “Elektra kompleksi” ve “Oedipus kompleksi” kavramları gelecektir aklımıza. 

Tüm bunları açıklamadan önce annesi Amelia Nathanson’un ilk göz ağrısı; “Annesinin kayıtsız şartsız göz bebeği olmuş, bir adam, ömür boyunca kendini Fatih gibi hisseder. İşte, başarılı olacağına duyduğu bu güven çoğu kez gerçek başarıyı da doğurur.” sözünün sahibi Sigmund Freud’dan bahsedelim.

Bazen de bir puro yalnızca bir purodur temsili

.