17 Temmuz 2013

Kusmuk

Instagram’ı seviyorum. Sanki herkese kolay ama doyurucu bir şekilde sanat yapabilme gücü veriyor. Bu hafta bir hikayemi sevdiğim Instagram fotoğraflarıyla süslemeye çalıştım. Önümüzdeki haftadalarda ise tam tersini yapmayı deneyeceğim: fotoğraflardan hikayeler yazmaya çalışacağım. Çünkü mevsim yaz, ben medeniyetten ve dolayısıyla internetten uzağım, düşünecek çok şeyim, düşünmek için çok zamanım var. “artmaykill” adlı yeni Instagram hesabıma sizleri de beklerim. Ayrıca fotoğraflarınıza bu ismi etiketlerseniz, belki sizin resminizin hikayesini yazarım.

Bilemezsiniz....

Kusmuk

 

Günün en sıcak saatleri henüz gelmemişti. Saatim yoktu ama güneşin konumuna bakılırsa 11-11:30 arasını yaşıyorduk. Pantolonum ve tişörtüm tamam... Ama bu cehennem sıcağında ayağımda neden dizlerime kadar uzanan bordo renkli kovboy çizmeleri vardı, bunu tam olarak bilmiyorum. Belki de o an içinde bulunduğum aynı zamanda çalıştığım yer olan barın politikalarından biriydi.

Yol kenarındaki sıradan bir bardı burası. Gece olunca neon ışıkları yanan; gündüzleri susayan sürücülerin bir bira içmek için uğradığı (sanırım Amerika'dayım); bıyıklı, hafif kel ve göbekli bir adam tarafından işletilen, birçok şeyin temiz olmadığı, asla kalabalık olmayan, tekinsiz bir yer... Koyu kahverengi ahşapla inşa edilmiş bina iki katlıydı. ileri geri sallanan gerzek kapısıyla birleşince bu görünüm Western filmlerindeki “saloon”ları hatırlatıyordu (kesin Amerika'dayım). İşte çizmelerim bu konsepti tamamlıyor olmalı.

Barın arka tarafından çıktım ve masaların bulunduğu geniş alanı turlamaya başladım. İçimdeki sıkıntının kaynağını arıyordum. Çok koyu renk ve karanlık olan bar olabilirdi bunun sebebi. Ya da kapıdan sızan tozlu, kavurucu, ter kokan güneş. Ama hayır... Sıkıntımın sebebini bulmam uzun sürmedi. Şeydi sorun.. şe.......


Sonra zihnimi tamamen boşaltan bir korna sesi duydum.

Kapının önünde toz ve pasa bulanmış kırmızı bir Mustang beni bekliyordu (ben de Amerika'da değilsem kim Amerika'da??). Barın arka tarafından çantamı kaptım ve patronuma haber verme gereksinimi bile görmeden paydos yaptım. Arabada bekleyen adam kırklı yaşlarındaydı. Temiz ve güzel giyinmişti. Yanakları ihtiyar köpekler gibi, hafifçe sarkmıştı. O esnada haberim yoktu tabi; ama daha sonra Spartacus izlemeye başladığımda adamın Batiatus'a benzediğini fark ettim. İşte bu adamın metresiydim.

İşten çıktığım için çok sevinçli bir ruh halindeydim yola koyulduğumuzda. Onun evine gidiyorduk. Ama anlaşılan evde beni bekleyen, zar zor ikna edildiğimi tahmin ettiğim sıkıntılı görev tamamen aklımdan çıkmış, zira....

Eve gelip de yatak odasına girdiğimde manzara beni çok şaşırttı ama hemen görevimi anımsayarak normale döndüm. Metresi olduğum adamın karısı yatağın üzerine Kleopatra gibi uzanmıştı ve bizi bekliyordu. Siyah, kıvırcık, omuzlarında biten saçı sağlıksız ve bakımsızdı. Kendisi balık etliydi. Siyah mini bir elbise giymeyi tercih eden kadının boynunda ter damlalarını görebiliyordum. Yüzündeki et benlerinin sayısı ve boyutları beni tiksindirdi.

Kadın kocasıyla sevişmemi izlemek istiyordu. Bu da benim görevimdi. Ne ara soyundum bilmiyorum, bir anda kendimi çırılçıplak buldum. Metresi olduğum adam da soyunmuş, çıplak biçimde karısının yatakta bizim için ayırdığı yere sırt üstü olarak uzanmıştı. Oral seks yapmaya başladım. Ellerime baktığımda tırnaklarımın bir porno yıldızı gibi uzun olduğunu fark ettim. Aslında hareketlerim de tıpkı bir porno yıldızı gibiydi. Ne yaptığımı iyi biliyordum. Profesyoneldim. Adamın penisini ağzıma alırken büyük ve gösterişli hareketler yapıyor, onun kadar keyif aldığımı düşünmesi için doğru mimik ve sesleri ustaca kullanıyordum.

Sonra aklıma bir düşünce takıldı. Rahatsız edici bir şey, bu şey, bu şeyyy...

Bu şey her neyse durmama sebep oldu. Öylece bakıyordum Batiatus'a. Onun da yüzünde paniklemiş bir ifade vardı. Beni oraya getirdiğine pişman olmuştu, kendimi kötü hissetmemden korkuyordu, üzülmemden, küsmemden. Bir şekilde bana değer veriyor gibiydi, belki de sadece barışmamız ona “pahalıya” patlayacaktı. Kadın buyurgan bir tavırla adama dönüp “neden durdu?” diye sorduğunda ayağa kalktım.

 

Odadan fırladım. Kendimi çırılçıplak koridora attım. Her şey çok yanlış gelmeye başlamıştı. Saniyeler önceki “porn star” motivasyonumdan eser yoktu. İçim bulanıyordu, midem değil, içim. Utanıyordum. Koridorun sonundaki mutfak kapısında bekleşen çocukları gördüm sonra. Bir küçük kız çocuğu ve daha da küçük erkek kardeşi. Evin çocuklarıydılar, sarışındılar, ürkmüşlerdi. Kusmaya başladım sonra. Öylece koridora kustum, kustum.. bütün bedenimi kustum. Sıvı oldum, aktım halının üstüne. Kusmuğa dönüştüm, bilinçli bir kusmuğa..

Koridora çıkan kadın haliyle gizemi çözemedi. kusup kaçtığımı sandı. Aptal, çıplaktım oysa ki.. Batiatus'a da ayıp olacak şimdi diye geçirdim bilincimden. Öyle ya birine oral seks yaptıktan sonra kusmak ne ayıp şey..

Daha acil bir şey geldi sonra aklıma.. kadın boncuklu kapıdan geçmiş, söylene söylene banyoya gidiyordu. Ne yapacağını biliyordum. Sarı bezi alacaktı. Ah sarı bez.. silecekti beni, temizleyecekti halıdan. Sonra da yıkayacaktı sarı bezi. Ah sarı bez.. kanalizasyonu boylayacaktım, parçalarım tüm şehre yayılacaktı, bütünlüğüm bozulacaktı, bir daha insan haline gelmem imkansızlaşacaktı. Kaçmalıydım.

Nasıl hareket edeceğimi düşünürken akışkanlığımı yönlendirebildiğimi fark ettim. Bu noktayı gözünüzde canlandıramamanız pek de önemli değil. Kapıya vardım ve eşikteki aralıktan dışarı sızdım. Gördüm ki bir apartmandayım, ve aşağı doğru döne döne inen merdivenleri aşmalıyım. Sorun değil diye düşündüm, kendimi aşağı doğru bırakıverip akışmak düz zeminde ilerlemekten kolay olmalıydı, öyle de oldu. Beş altı basamak inmiştim ki geçtiğim yollarda zerrecikler bıraktığımı fark ettim. Sümüklü böcek gibi. İlk önce geri dönüp zerreciklerimi toplamaya karar verdim. İndiğim bir basamağı geri tırmanamayacağımı anladığımda ise bıraktıklarımın hayati organlarım olamayacağını düşünerek kendimi rahatlattım, öyle ya, bilinçli bir varlık olarak, hala yaşıyordum.


Tam dört kat indim. Apartman kapısından çıktım. Bakımsız bir bahçede buldum kendimi. Temiz hava çok iyi geldi. Gök maviydi, biraz bulutluydu. Bulutlar beyazdı, azdı. Tek tük güller gördüm bahçede. Koyu pembe, iyice açılıp saçılmış, birkaç taç yaprağını yitirmiş güller. Ama güzellerdi, saflardı. O an çat diye anladım. Ben kirlenmiştim. Kendimi kirletmiştim, ruhumu. Bu yüzden kusmuğa dönmüştüm. Kendime olan bakış açım neden olmuştu buna.. tabi yaa! (ne klişe ama)

Her neyse, kurtulmanın tek yolu vardı, yeniden insan olmanın.. iyiye, güzele ve temize yönelmek. Ve ben gözlerimi (ki şu anda yarı sindirilmiş bir formdaydılar) en yakınımdaki güle dikmiştim.

Aniden göremez oldum. Her yer karardı. Anlam veremedim, panikledim. Ama çözmem çok da uzun sürmedi. Çok uzun süre sabit kalmıştım üzerinde ve toprak da beni emmişti. Çok ağır da olsa hareket edebildiğimi fark edince yatıştım. Güle doğru yanaşacaktım, odun mu soymuk mu ne haltsa borularını kullanıp yukarı çıkacaktım, merkeze ulaşmam lazımdı. Dişi organa. Saflığın, temizliğin merkezi orasıydı.

Arkama döndüğümde bir solucanla karşılaştım. Nasılsa konuşmaya başladık. Başımdan geçenleri anlattım, planımdan bahsettim. “ohooo ooo” , dedi solucan. “ben kusmuğa dönüştüğümden bu yana bin yıl geçti, binnn yıl,ve ancak bir solucan olmayı başarabildim.”

Aklımdan Gülten Dayıoğlu'nun Ölümsüz Ece kitabı geçti, gözümün önünden Parmak Kız... Sonra uyandım.





4 yorum:

  1. Çok güzel bir yazı olmuş. Ayrıca bir sonraki yazın için de sabırsızlanıyorum.

    YanıtlaSil
  2. TEŞEKKÜR EDERİM, BUNU DUYMAK HARİKA!

    YanıtlaSil
  3. BÜTÜN UMUDUMU FİKRİN TUTMASINA BAĞLADIM :)

    YanıtlaSil

.