19 Mayıs 2013

Daft Punk - Random Access Memories

Normal şartlar altında; giriş kısmında küçük, güzel hikayeler anlatarak sizi yazıya hazırlamaya çalışıyorum; fakat bu yazı için giriş kısmını es geçip direkt olarak Daft Punk’ın yeni albümü Random Access Memories hakkında kısa bir bilgi verip albümü detaylı bir şekilde incelemeye başlayacağım.

Şimdiden uyarıyorum, çok konuşacağım.


Daft Punk’ı tanıtmaya, anlatmaya yeltenmiyorum. Eğer grubun tarihçesini merak ediyorsanız buradan rahatlıkla bilgilere ulaşabilirsiniz. Benim amacım olabildiğince Random Access Memories albümü hakkında konuşabilmek. Grubun 4. stüdyo albümü olan RAM, 7 yıllık uzun bir aradan sonra Daft Punk ve sevenlerini buluşturdu.

RAM, genel olarak 70’lerin ve 80’lerin tarzını yansıtırken, albümde “live instrumentation” tekniği kullanılmış. Kısaca özetlemek gerekirse; akustik müzik enstrümanlarının ve elektronik müzik aletlerinin bir arada kullanılması ile yapılan kayıt tekniği diyebilirim. Birbirinden önemli birçok insanı görebileceğimiz albüm, iki noktaya odaklanmış durumda: teknoloji ve tecrübe.

Artık kafanızda az çok bir şeyler canlanmaya başladığına göre albümü sindire sindire incelemeye başlıyorum.


Give Life Back to Music: 7 yıllık aranın ardından, Daft Punk dinlemeye kaldığımız yerden devam etmeye başlarken albümün ilk şarkısı bizi oldukça güzel selamlıyor. Güçlü ve canlı bir intro ile başlayan şarkı, albüm hakkında oldukça fikir verici. 70’lerin jazz funk melodileriyle harmanlanmış müziğe, Nile Rodgers ve Paul Jacksson Jr’ın gitarı eşlik edince tadından yenmeyecek bir karışım ortaya çıkıyor. Albümde olduğu gibi şarkıya da yayılmış olan davulların canlılığını bu şarkıdan görmeye başlıyoruz. Grup, “Klasik Daft Punk” müziğinin biraz dışında kalan şarkı ile “bu albümde biraz yeniliklere yöneldik, bir bakın bakalım.” mesajını da veriyor. Şarkının sonlarına doğru Marvin Gaye’in What’s Going On şarkısından tınılar duymak da mümkün.

The Game of Love: Öncelikle bir şarkının sözleri bu kadar basit ve etkileyici olabilir. “And it was you, the one that will be breaking my heart, when you decided to walk away when I wanted you to stay.” (Okuduğum birçok kaynakta sözlerin son kısmı için “Me, I just wanted you to stay” dese de, ben duyduğumu yazıyorum.) Yine 70’lerin melodileriyle harmanlanmış müziği ve güçlü davulları ile hemen hemen son halini alan şarkı, ilk dinleyişte Bobby Womanck’ın Across 110th Street şarkısını anımsatıyor. Fakat söz ve müziğin birleşmesinden sonra kulağımızın alıştığı vocoder’lı vokaller ile şarkı son haline kavuşuyor ve oldukça vurucu bir kalp kırıklığının güzel bir anlatımı ile evrimini tamamlıyor.

Giorgio by Moroder: Şarkılardaki konuşma kısımlarına oldukça fazla tav olduğumu yazılarımı takip edenler iyi bilir. İşte bu şarkı da bu sebepten dolayı beni orgazma bir derece daha yaklaştırdı. Ayrıca nedendir bilinmez(!), şarkıyı dinledikçe ağzım kulaklarıma doğru yola çıkıyor ve bedenimi bir gevşeme bir rahatlık hissi kaplıyor. İtalyan Giovanni Giorgio’nun müzikteki tecrübelerini ve ufak sırlarını anlattığı 9 dakikalık şarkının, ilk iki dakikası boyunca süren ve“My name is Giovanni Giorgio but everybody calls me Giorgio.” cümlesi ile son bulan konuşma kısmının ardından, bu kısımda da anlatılan “50’ler, 60’lar, 70’ler ve geleceğin müziği” konseptli ritimleri duymaya başlıyoruz. Kendimizi ritme kaptırmış halde devam ederken şarkının beşinci dakikasında tekrar Giovanni Moroder’in sesi ile irkiliyoruz. Bu sefer de “müzikte özgürlük” içerikli kısa bir konuşma yapan Moroder’in susmasıyla beraber başlayan müzik ve davulların ön plana çıkmasıyla, şarkının elektronik altyapısının güçlenerek devam etmesi sağlanıyor. Başladığı ilk andan itibaren bir şeyler eklenerek ilerleyen şarkının son bir dakikası ise kulakların pasını tamamen silmeyi başarıyor.( davul, davul, davul…) Kısacası hem eğlenceli hem de çok güçlü bir şarkı. Kesinlikle kulaklıkla ve yüksek sesle dinlemenizi tavsiye ediyorum. Eminim ki bu şarkı en kısa zamanda, çoğu insanın albümdeki favorilerinden birisi olacaktır.

Within: Albümdeki en kısa şarkı olma özelliğini taşıyan Within, albümdeki sakin ve dinlendirici şarkıların başını çekiyor. Şarkı, müzik olarak sakinlik içerse de oldukça dokunaklı sözleri ile -“insanın dünyadaki yerini sorgulama” ve “kaybolmuşluk” gibi konular- hemen etki bırakıyor. Elektronik altyapılı bir albümde bu tarz şarkıların da olması gerektiğini savunan birisi olarak bu seçimi son derece doğru ve başarılı buluyorum. Sözleri ve Chilly Gonzales’in son derece akıcı piyanosuyla kendini dinletmeyi başaran şarkı, umarım albümde kaybolmaz ve kendi sesini duyurur. Ufak bir eleştiri; belki vokalde, vocoder biraz az kullanılabilirdi.

Instant Crush (feat. Julian Casablancas): Açıkçası şarkıyı ilk dinlediğim zaman önce sözleri anlamaya çalıştım fakat bir yerden sonra vazgeçtim. Şarkı, nakarata kadar ortalama devam ederken - ortalama derken Daft Punk için derecelendirilmiş bir ortalamadır kendisi – nakarata geldiğimizde sözlerin ve müziğin mükemmel uyumundan dolayı şarkı bambaşka bir noktaya erişiyor ve daha da güzelleşiyor. Fakat bana kalırsa; şarkı, gerçek anlamda üçüncü dakikadan sonra başlıyor ve susmak bilmiyor. Tabii ki şarkının bu denli başarılı olmasının en büyük sebebi The Strokes grubunun solisti Julian Casablancas’ın eşsiz vokali diye düşünürken şarkının ortasındaki elektro gitar solosu ile puzzle tamamlanmış oluyor. Sonuç ise; şarkı, pop müziğin en güzel örneklerinden birisi oluyor.

Lose Yourself to Dance (feat. Pharrell Williams): Kendi düşüncelerimi anlatmadan önce size isimleri vermek istiyorum. Daft Punk, Pharrell ve Nile Rodgers. Bu üçlüden kötü bir iş çıkması bana sorarsanız imkansız. Bu cümleyi şu şekilde düzeltmeme izin verin: “Bu üçlüden ‘olağanüstü’ tabirini karşılamayacak bir iş çıkamaz”. 5 dakika 54 saniye boyunca hiç sıkılmadan ve yorulmadan dans etmek isterseniz bu şarkıyı açın ve kendinizi müziğe bırakın. Şarkıyı tam anlamıyla sindirmem; otobüste kulaklığımı takıp şarkıyı son ses dinlerken, ilk olarak kendimi herkesin belirli monoton ritimler ile dans ettiği bir partide hayal edişim ile başladı. Devamında ise, müzik ile beraber kendime hakim olamamam ve bir sağ kulaklıktan bir sol kulaklıktan duyduğum “come on, come on, come on” tekrarı ile sol omzumdaki meleğin seksi dans hareketlerine karşı sağ omzumdaki meleğin usturuplu dans hareketleri arasında kalışım ile son buldu. Kısacası diyemiyorum pek kısa olmadı, şarkıyı dinleyin!

Touch (feat. Paul Williams): Albümün uzun şarkılarından Touch, oldukça gizemli bir havada başlayıp neredeyse korku filmi müziği tadında ilerleyen iki dakikalık introsundan sonra “Touch” vurgusu ile başlayan sözler ile bir anda sakinleşiyor ve yağmurdan sonra gelen güneşi anımsatıyor. Sözleri ilk uyduğum anda David Bowie‘nin vokal tarzından, kelimelere olan vurgusundan esinlenmeleri duydum diyebilirim. Ben mi fazla benzettim yoksa bir Bowie havası var mı siz karar verin. Şarkının bir başka özelliği ise yaklaşık olarak iki dakikalık aralıklar ile şarkının neredeyse tarz değiştiren bir havada iniş ve çıkışları. Şarkıda punk, elektronik, blues, jazz ve hatta klasik müziğin minik örneklerini duymak mümkün. Şarkı, özellikle sona doğru yaklaşırken yükselen müzik ile sanki bir müzikalden (özellikle Jesus Christ Superstar) bir şarkı dinliyormuş havasına bürünüyor. Farklı tarzların kademe kademe işlendiği şarkının son kısmı ise 80’lerin çocuk filmleri tadında. Şarkıyı kelimeler ile anlatmaya çalışmanın yanında, şarkı için ufak bir şey daha eklemek istiyorum. Bu şarkı bana kalırsa Queen’in Bohemiam Rhapsody şarkısının güzel bir benzeri.


Get Lucky (feat. Pharrell Williams):  Albümün çıkış parçası olarak yayımlanan şarkının radio edit versiyonunu dinleyip de “ben bu şarkıyı sevmedim.” diyeni ne gördüm ne de duydum. Kendini çoktan ispatlamasına rağmen Pharrell, bu şarkı ile doruk noktasına ulaştı diye düşünüyorum. Albüm versiyonunun, radio edit versiyonundan farkını şarkının intro kısmının biraz daha uzun tutulurken, auto-tuned kısımlarının süresinin azaltılması şeklinde özetleyebiliriz. Bana kalırsa bu şarkı, 2013 yaz aylarının ve 21. yüzyılın marşlarından birisi olmayı kesinlikle hak ediyor. Nedenini tam olarak çözemesem de bu şarkı insana yaşama sevinci ve mutluluk veriyor.

Beyond: Sanki bir filmin başlangıcıymış gibi sesini duyuran şarkı, büyük bir orkestranın icra ettiği güçte, senfonik melodiler ile başlayıp ilerleyen dakikalarda daha çok 70’lerin sonu 80’lerin başını kapsayan “yacht rock” müziğinin tınılarını fısıldıyor kulaklarımıza. Altyapı olarak Michael MacDonald’ın Keep Forgetting şarkısını anımsatan şarkı, sözleri ile de adeta sonsuzluğu gözlerimizin önüne sermeyi başarıyor. Albümün genel başarısından dolayı şarkının biraz arka planda kalacağını düşünsem de “yacht rock” sevenler için kulakları sevindirecek bir şarkı.

Motherboard: Albümde sözü olmayan ilk şarkı olma özelliği ile dikkat çeken şarkı, davul ve flüt melodileri ile insanı hipnoz etme gücüne sahip.  Aralıklarla sıkıştırılmış jazz tınıları da oldukça güzel bir etki bırakmış şarkıya. Şarkının ortalarındaki müzik değişimi ile biraz daha karanlık bir alana ilerleyen şarkı, kendi içinde çeşitliliğini arttırırken bana Royksopp’ın Senior şarkısını anımsattı. Şarkının ilerleyen kısımlarında kullanılan yağmur ve orman sesi ile farklı bir renge daha bürünen şarkı, genel olarak 70’lerin havasını dingin bir şekilde yansıtıyor.

Fragments of Time (feat. Todd Edwards): Albüm genel olarak 70’ler müziğini yansıtıyorken, bu şarkıdaki 80’ler etkisi gözden kaçacak gibi değil. Şarkıdaki Todd Edwards iş birliği sebebiyle aklımız hemen Face to Face şarkısına gitmesin çünkü Todd Edwards genel tarzını bu şarkıya pek fazla yansıtmamış. 80’ler etkisi altında gelişen müzik ile bağlantılı olarak funk tınıları ile zenginleşen şarkı, vokal olarak da bekleneni verince bize şarkıyı dinlemek ve şarkının yapım aşamasında eğlenen müzisyenlerimiz gibi eğlenmek düşüyor.
Küçük bir not: Bu şarkıyı 30’lu yaşlardaki insanlara ithaf ediyorum.

Doin’ It Right (feat. Panda Bear): Hemen hemen her albümde yaşadığım sorun olan “bir şarkı hakkında ne söyleyeceğini bilememe” durumunu yaşadığım şarkı. Emin olduğum konu, şarkıdaki vokalin mükemmel olduğu. Beni tereddüte düşüren nokta ise şarkının müziği. Müziğinde fazla tekrar olmasından dolayı şarkıyı biraz basite kaçılmış olarak nitelendirirken, şarkı boyunca şarkıya eşlik etme ve evde dans pisti isteğimi durdurmadığım için ortaya kötü bir sonuç çıkmış diyemiyorum. Muhtemelen yapılacak olan remix versiyonlar ile şarkı kendini tam anlamıyla bulabilir.
Küçük bir not 2: Şarkıyı dinledikçe aklımdaki soru işaretleri yok olmaya başladı. Şarkı, fazla “catchy” olmuş.

Contact: Bir astronotun uzaydaki bir cismi anlatan konuşmasıyla başlayan şarkı, adeta albüm böyle kapatılır diyor. Hatta sadece demek ile kalmıyor avazı çıktığı kadar bağırıyor. Şarkıdaki konuşmada astronot kullanılmasının amacı bana kalırsa şarkının uzaya fırlatılıyor gibi bir havada olması. 6 dakika 22 saniye boyunca her an, her saniye daha da yükselen ve bağırıp çığırmaya başlayan müzik, sonlara doğru kulaklığın içinden çıkıp beynime işlemiş olacak ki gözlerimi kapatıp kendimi 6 dakika boyunca uzay boşluğunda sürükleniyormuş ve geminin yakıtının bitmesiyle yere düşüyormuşum hissi uyandırdı.

Genel olarak albüme kısaca bakacak olursak; ilk şarkı ile müziğe tekrar merhaba diyen Daft Punk, bizi bir konsept içine alıp, yeri gelince dans pistinde terleten yeri gelince sakinleştirip dinlendiren şarkılar ile kendi uzayında ve geleceğinde, bizi 74 dakika misafir edip ardından elinin tersiyle tokatlayıp uyanmamızı sağlıyor.

Daft Punk, 7 yıldır açlık çeken dinleyicilerini ancak bu kadar güzel bir albümle, bu kadar dolu dolu doyurabilirdi. Sindirmesi de uzun süreceğe benzeyen albüm vatana, millete, dünyaya kısacası herkese hayırlı olsun. Bol dinlemeler.



Kaan Kızılırmak

5 yorum:

  1. Yorumunuz için teşekkürler. :)

    YanıtlaSil
  2. Güzel bir inceleme olmuş, haberdar olmak iyi oldu :)

    YanıtlaSil
  3. get lucky'i ilk duyduğumdan beri daha ne kadar bir şarkıyı repeat one dinleyebilirim diyordum, halada sıkılmış değilim. Yorum harika demekki hemen hemen herkes aynı duygularla dinliyormuş RAM i. son yıllarda parasını verip aldıktan sonra son kuruşuna kadar helal ettiğim tek albüm...

    YanıtlaSil
  4. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil

.