4 Aralık 2014

Beauty May Kill Taşındı!

Herkese merhaba,

Uzun bir aradan sonra geri dönen Beauty May Kill, yepyeni tasarımı ve ailesine kattığı iki yeni yazarı ile artık bu adreste.



23 Mayıs 2014

Yastayız

Senjar
Life May Kill

Yastayız!

Soma’da yaşanan büyük felaketin ardından günümüz, gündemimiz bu oldu. Hükümet kanadının vurdumduymaz tavrı, yaşanan kazada ihmal var mı yok mu tartışmaları, Soma’daki ailelerin dramı boğazımızı düğüm düğüm etti öfkelendik.

Hala kazanın neden kaynaklandığı bilinmiyor. Hala bu kadar acının neden insanların ocağına düştüğü belli değil. Sorumlular bulunmuyor. 1 aileden 11 kişinin can verdiği bir olayda kaç kişi öldü kaç kişi kurtuldu ve yerin altında daha kaç kişi var hala muamma…

Şimdi müsaadenizle yürek dağlayan birkaç görüntüyü sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu fotoğrafa yorum yapmıyorum.

Yakınlarını madene yollayan insanların bekleyişi.

Burada ise enkazdan çıkarılan işçiden ziyade etraftaki insanların surat ifadelerine dikkat edin istiyorum. 

17 Mayıs 2014

Bir Avuç Kömür İçin Bir Ömür Verenlere

Mak. 
Book May Kill  
YAS YAZISI                 
                                                                                             
Bir avuç kömür için bir ömür verenlere…


Hayat öyle değişik ki. Bir gün varsın, bir gün yoksun. Öyle belirsiz ki her şey. Ya da belirli belki. Bilmiyorum.


13 Mayıs unutulmayacak! Öyle acı veriyor ki, düşünmek bile yeter nefes alamamak için. Boğazımız düğümlü, yutkunamıyoruz. Feryatları duymaya gerek yok, umutsuz gözleri görmeye gerek yok, korkunç belirsizliği hissetmeye gerek yok. Soma öyle acı veriyor ki… İçim acıyor, içimiz acıyor. Diyecek söz yok, konuşacak, yazacak kelime yok. Hiçbir şey yok. Hayat boşmuş gibi, sanki kimse yaşamıyormuş gibi, hayat aslında yokmuş gibi, her şey kömür karasıymış gibi.

Siyah en sevdiğim renk artık. Ya da nefret ettiğim. Bilmiyorum. Kömür karası adı ağza alınmayan ama her daim saygı duyulandı; artık ölümü hatırlatan. Kara renk emekti artık, aslında hep öyleydi, kıymetini bilmediler emeğin. Şerefli emekçilerin emeği beş para etmezdi, yolsuzluk yapanlar daha emekçiydi, onların emekleri de zaten milyonlar ederdi. Emek derken, bilmem kaç dolarlık saatin garanti belgesini çıkarıp göstermek için harcanan emekten bahsettim, anlayın.

14 Mayıs 2014

Yeşil Elma

M.B.O.
Words May Kill


Bu hikayeyi Instagram’a #artmaykill etiketiyle eklenen sevgili gnrblk kullanıcısının fotoğrafından ilhamla, içimdeki Hulk'u eğlendirmek için yazdım. Eğlenemezseniz üzülmeyin. Herkesin içinde Hulk yok. İyi okumalar dilerim.


YEŞİL ELMA

İç dedim. İçmiyor. Altı gündür benimle öyle az konuştu ki. Başka bir zaman olsa onu kaybedeceğimden korkardım. Tam altı gün önceyse... bizi öyle bir bağla bağladım ki. İlkokul önlüğümün memesiz göğsünde sallanan silgi gibi. Onu kaybedeceğimi sanmıyorum.

-Sana nedenlerimi anlatmak için biraz sakinleşmeyi bekliyordum, diyorum önümdeki beyaz peynirden ilk çatalımı alırken, ye biraz, biraz da iç, bu böyle dinlenebilecek bir hikaye.

-Senin bir adamı öldürdüğünü dinlemek istemiyorum amına koduğumun orospusu!

Tok bir ses, geniş bir acı ve karanlık.

***
Gözlerimi açtım, mutfağa bin bir özenle kurduğum çilingir sofrasının dibinde yatıyorum. Başım acıyor. Çatlıyor. Sanki başım ayak olmuş ve ayaklarım baş. Ve boynum bu süreci çok sancılı geçirmiş. Öyle anlamsızca, merdivenlerden yuvarlanmış bir Family Guy karakteri gibi yatıyorum. Ayaklarını görüyorum masanın altında. Ayıldığımı fark etmedi.

-Su..

Bir sürahi buzları yeni erimiş suyu suratıma döküyor. Ve patlıcan kızartmasını... Sonuncusu beni sinirlendiriyor. Öfkeyi yansıtmanın bile şık şekilleri var. Suratınıza yapışan halka halka yağlı patlıcan öbekleri hiç şık değil. Kızartmaları suratımdan sıyırıp masaya tutunarak ayağa kalkıyorum. Bir an parmaklarıma, masadan ayırıp beni yere düşürmeyi düşler gibi baktı ama yapmıyor. Belki konunun bir yere varması için sabırsızlandığındandır gizlice. Ya da artık benden korkuyor. Ne de olsa gerçek bir katilim. Ahh, benden korkması düşüncesi beni az daha güldürüyordu. Böyle bir şey varsa eminim sonra çok güleceğiz.

-Kafasına şişeyle vurulan insanların hemen bayıldığına inanmazdım. Film gibi mi oldu?

-Evet komedi filmlerindeki gerizekalı amcıklar gibi düştün.

-Böyle konuşmak hoşuna mı gidiyor?

-Ya sana hesap mı vericem, amcık? 

5 Mayıs 2014

Moda Bloggerlığı, Fashionistalık, Stil

Bmigo
Fashion May Kill

Merhaba sevgili Fashion May Kill okuyucuları;

Size seslendim ama aslında şu sıra var mısınız yok musunuz, ben bu köşeyi niye yazıyorum gibi düşüncelerle doluyum. Bir moda blogunda neler olmalıdır? Bir moda blogunu insanlar ne için takip eder? Bir moda blogu illa takipçileri olsun diye mi yazılmalıdır? Moda tam olarak nedir? Nereye gidiyor? Düşünüp düşünüp bir türlü cevap bulamadığım sorular bunlar.


İlk başlarda kendi stilim üzerinden gideyim, erkek stilinde bir eksiklik bir açık var diye düşünmüştüm ancak söylemeliyim ki fotoğraflarda ileri derecede kötü çıkan biri olarak bu düşünceyi devam ettirmek benim için çok zor oldu. Bu sefer High Fashion yazayım dedim sonra baktım ki onun da blogun ulaştığı kitlede takipçisi Seda ablamın da deyimiyle iki ya da üç, daha fazla değil. Bütün bunların üstüne bir de etrafımdaki insanlardan ''Kadın stili yaz neyi nereden alalım neyle neyi giyelim onları yaz.'', ''O yazdığın defileler hiç ilgimizi çekmiyor.'', ''Yazıların çok kısa, ben Marie Claire'de(!) sayfalarca buluyorum bunlar şaka gibi.'' şeklinde yorumlar alınca iyice soğudum açıkçası bu işten. Dedim ben bunu kendim için yapıyorsam niye uğraşıyorum saatlerce, kendim sadece açıp baka da bilirim. (Grameri tartışmalı bu kullanım çok yakın arkadaşım ve benim aklıma hep nadide bir Demet Akalın şarkısındaki ''Yeniden seve de bilirim, sözümden döne de bilirim, senin için çarpan kalbi inan söndürebilirim.'' sözlerini getirir. Paylaşmadan edemedim.) Ama tabii şu da var ki yazdığım şeyleri burada görmek, yer yer Fashion May Kill adıyla anılmak da ayrı bir hoşluk.

Bugün burada bir parça moda yerine, moda, fashionistalık, moda bloggerlığı gibi kavramlar hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Öncelikle şimdi stil, tarz, moda nedir? Bunlar açıklaması çok zor şeyler ama bana göre stil bir kişinin stabil bir şekilde, kendine göre ve etrafındakilerden bir tık farklı giyinmesidir. Peki etrafımızda bunca hazır giyim mağazası varken ve fiyat aralığı fark etmeden çoğu aynı şeyi yaparken, %99'umuzda buralardan alışveriş yaparken diğerlerinden bir tık farklı nasıl olabiliriz? Böyle bir şey mümkün mü ki? 

30 Nisan 2014

Ağzından Bal Damlayan Grup: The Honey Trees

Gözde Sarıhan
Indie May Kill

Karma grupları çok seviyorum. İçinde hem kadın hem erkek sesi duyabildiğim grupları. Belle And Sebastian vardır mesela; o meşhur indie film 500 Days of Summer ile duymayanın kalmadığı gruptur BaS. “The Boy with The Arab Strap” şarkılarını bilmeyen indie müzik dinleyeni yoktur nitekim.  Solistler dönüşümlü olarak seslendirirler şarkılarını bazen de beraber seslendirirler. Müzikleri sözleri üstüne bir de vokalleri ile etkilerler dinleyenleri. Mesela Arcade Fire da öyle. İlk dinlediğimde iki vokalli olduğunu duyunca heyecanlanmıştım hemen. “The Suburbs” albümleri Yılın En İyi Albümü Grammy Ödülü’nü alırken, haklı bir gururla sevinmiştik hepimiz. Bir de daha öncesinde size bahsettiğim The Civil Wars var. Onlar da Grammy’li; herkesin onları çift sanmasına sebep olacak kadar da uyumlu bu duo-grup.


(Yukarıdan aşağı; Belle and Sebastian, Arcade Fire, The Civil Wars) 

Bu ay öylesine müzik sitelerinde gezerken üstte anlattığım gruplar gibi bir duo grup buldum. The Honey Trees. İsimleri de müziklerini anlatıyor; bal gibi grup. Dream-pop diyor otörler genelde bu tarza. Gerçekten de rüya gibi bir müzik yapıyorlar. Bu ara yağmurlar var İzmir’de; açıp açıp dinliyorum ben de onları. Fona o kadar güzel yakıştılar ki anlatamam. Bu yazıyı okurken yağmura denk gelirseniz sesi biraz daha yükseltip hemen pencerenin kenarına geçin. “Aman çok hipster olduk, kahvemiz battaniyemiz nerede?” diye sitem edenleri duyuyor gibiyim; hipster olmaya değecek inanın bana.


2008 doğumlu The Honey Trees. Öylesine gençler. Şarkıları Becky ve Jacob’tan dinliyoruz. Sesi güzel olan bir kişiden daha iyi olan bir şey varsa o da sesi güzel olan iki kişi. Becky bana The Civil Wars’tan Joy Williams’ı hatırlatıyor çoğu zaman; Jacob ise hepinizin bildiği ya da duyduğu Starsailor’un solisti James Walsh’u anımsatıyor dinlerken. Ama bu benzerlikler kulağa gelişle alakalı yoksa kıyaslamak gibi bir durum olamaz benim için ne The Honey Trees’i ne de Starsailor ile The Civil Wars’u. Starsailor demişken; Alcoholic’i dinlemeden geçmeyin derim eğer hiç duymadıysanız. 

24 Nisan 2014

Music May Kill Yaz Şarkıları

Kaan Kızılırmak
Music May Kill



23 Nisan 2013 Çarşamba günü, Life May Kill, Fashion May Kill ve Words May Kill olarak çok uzun zamandır birlikte yapmayı unuttuğumuz “dışarıda kahvaltı“ olayını gerçekleştirdik. Evin sokak kapısından çıktığımız an ise acı-tatlı sonuçlara sahip olan gerçek ile yüzleştik. Yaz gelmiş. Hani o; geceleri bizi uyutmayan, vantilatör bir daha bana ne zaman döneceği düşündüren, ağustosa doğru kendi derini tanıyamadığın, doğru düzgün yemek yiyemediğin ama kısacık şortlar, t-shirtler giydiren, hayata garip bir enerji getiren, çiçeklerin böceklerin etrafta fink attığı yaz ayları başlamış.

Duyulan geçmiş zaman kullanıyorum çünkü yaklaşık iki haftadır vize dönemi içinde boğulan bir insan olarak sokakta neler olmuş, neler bitmiş hiçbir fikrim yoktu. Ama bana hiç üzülmeyin çünkü sınav sonuçlarım arasında 100 almalı sonuçlar filan var. Bu başarımda ise en büyü rolü müzik oynuyor. Takvimde iki hafta olarak gözüken vize dönemi bana en azından bir aylık bir işkenceyi anımsatsa da müzik sayesinde yılmadım, yorulmadım. Tabii ders çalışırken de öyle her şey dinlenmez, dinlenemez. Ben de kendime az ama öz bir liste oluşturup defalarca aynı şeyleri dinledim.

Bugün de sıcacık, tavşan kanı çayımı yudumlarken kulağıma aşina bir ses, bir tını çalındı ve biraz dikkatle kulak verdiğimde ise listemdeki şarkıyı duydum ve listenin aslında ne kadar “yaz“ olduğunu fark ettim. Kahvaltımı bitirdim, sigaramı içtim, eve dönüşte pazara uğrayıp Life May Kill’e çanta, kendime de çorap aldırttıktan sonra hemen oturdum bilgisayarın başına ve olaylar gelişti.

Ve şimdi size içinde, kitap okurken kulağınızda hafif hoşluklar bırakacak şarkılardan başlayıp sahilde kulaklığınızı takıp kendi dünyanıza yaptığınız yolculuğa uğrayıp, en son plaj voleybol oynarken arada dans ederek kendinden geçme ile sonlanacak listeyi paylaşıyorum.  

19 Nisan 2014

Gözlerim Kimi Gördüler

Sis Atma T.Ç.
Photography May Kill

Aslında şimdiki yazının tamamen çıplaklık; memeler, pipiler üzerine olması gerekiyordu. Ama sonra hepimizin günde yüz elli sekiz kere yaşadığı "ay şu çocuğa bakayım, aa bu kız kimmiş ki yanında, e bu kızın yanındaki çocuk kimle evli, yuhh o benim ilkokul sıra arkadaşım Fatmanur değil mi, ÖÖEEEH 3 çocuk mu yapmışlar?, yaaaa ikincisi çok tatlıymış" gibi; ya da ne bileyim işte "lan Arif'in Menchester'a attığı golü arıyodum nereye geldim amk" tarzında savrulduuuum ve geldim Gezi Parkı'na ordan seçimlere falan feşmekan. Geçtiğimiz o kadar ayda her gün belki yüzlercesini görüp, her ne görüşten olursak olalım ya da her ne kadar hiçbir görüşten olmayalım, iyi ya da kötü etkilendiğimiz bir fotoğrafın ucuna kadar geldim. Şu an önümde duran yaklaşık 150 fotoğraftan sadece aşağıdakilerin olmasının sebepleri, ya hepsine istediğim zaman bakabileceğim "şöyle" bir yer bulamadığım, ya unutmak istemediğim, ya hatırlatmak istediğim, ya da vs vs. Aşağıda olmamalarının sebepleri de tamamen yer sıkıntısı. (Fotoğrafı çeken kişinin ismini bulabildiysem ekledim, bulamadıklarım da var, eğer bilen varsa yorumlara lütfen eklesinler, anonim kalmasın.)

Şöyle mi başlamıştı;

 Osman Orsal-  'kırmızılı kadın'

Dünya çapında yer etmiş bir fotoğraf olarak herkesin beyin kıvrımlarına kazındı tabi.
           
Sonra belki çok da sırasıyla değil ama şunları hep gördük;

8 Nisan 2014

İran'dan Gelen Olası Türkiye Senaryosu: Circumstance

Deniz Gül
Cinema May Kill

Düşünüyorum.

BUNDAN SONRA NASIL YAŞAMALIYIZ?

Mesela çok içimize kapalı ve bireysel mutluluk arayışlarıyla mı? Hani şeriat gelse, çarşafa bile girsek aman be biz mutluyuz evimizde diyebilecek gibi mi yaşamalıyız? Anlayamıyorum ben. 

NASIL YAŞAYACAĞIZ?

Gitmeye mi çalışacağız? Bizden önceki jenerasyonlar da mı böyle düşündü onlara da mı daha kötüsü olamaz gibi geliyordu ve onlarda mı gitmek isteyip ama aynı zamanda kalmak da istiyorlardı? 

DÜŞÜNÜYORUM.

Mesela gittim başka bir ülkeye. 15 yıl geçti üstünden belki de. İşe gideceğim sabah telly’de (İngiltere'ye gitmişim) uluslararası haberleri de gösteren bir kanal açık. Türkiye ile ilgili bir haber doluyor kulağıma. Oh sonunda şeriatı getirmiş bizimkiler. Gençler sokağa dökülmüş Taksim yine karışmış. Falan. Yine çok üzülürüm. Uzakta olmama rağmen üzülürüm. En çok da bu acı zaten. 

Türkiye nesnesini çıkarırsanız eğer bu metin aslında bir filmin tanıtımı. 2011 yılında vizyona giren Amerika - Fransa - Iran ortak yapımı bir filmin iskeleti. Düşündüklerimizi şimdi birebir anlatan bir "durum" yoktur sanıyorsunuz değil mi? Circumstance filmi bizim geçmişimiz şimdimiz ve geleceğimizi özetliyor aslında. Sundance Film Festivali İzleyici Ödülüne layık görülen filmi geçtiğimiz ay izlemiştim. Film bittiğinde korkmuştum, sanki kötü bir şey yapmışım ardından suçum ortaya çıkmış ve çok çok az sonra yüzleşmek zorundaymışım hissi uyanmıştı. Suçlu hissediyordum. 

3 Nisan 2014

İyi O Zaman, Ben De Kendimi Durdurmuyorum!

                                                                                                                                 Mak.
Book May Kill
İyi O Zaman, Ben de Kendimi Durdurmuyorum!


Zorlu hayat koşulları sebebiyle, yine uzun bir aradan sonra yazabiliyorum bir tanecik köşeme. Kitap da okumuyorum, okuyamıyorum, dikkatimi toparlayamıyorum. Beni mutlu eden şey sayısı her ne kadar artsa da bu dönemde, yine de kitap okuyamamak ve yazı yazamamak beni hal ve hareketlerimden soğuttu, “Allağm neden okuyamıyom, yazı yazamıyom!” moduna soktu. Okula giderken okumayı planlayıp yanıma aldığım kitap adları değişti zamanla, 10 sayfa okuyup bıraktım onları da. Sanırım tek bir şey değişmedi bu dönemde hayatımda, o da Perşembe günleri sabahın köründe aldığım ve aldıktan sonra her sayfasını bayılarak okuduğum Uykusuz Dergisi. Dikkatimi toparlayamayıp elime aldığım her kitabı, okuma aşamasında hayallere dalıp, hayal ettiğim hiçbir hareketi gerçekleştirememem üzerine üzüntülü ve kahırlı anlar yaşadığım günlerde, genelde çekingenliğim ve ben, beraber Uykusuz’u okuyup keyiflendik. Çekingenliğim nedeniyle gerçekleştirmekte zorlandığım sevimli hayallerimi denize atıp, kulağımda Red Hot Chili Peppers’ın boşvermiş tınıları ile dergimi okumaya devam ettim genelde. “Aslında çizerler de çekingen insanlar, baksana ne kadar utangaçlar ehe” şeklinde, kendime pay çıkarıp, “Tamam o zaman yae!” modundaki alakasız boşvermişliğim de çekingenliğimle benim yanıma geldi koşarak ve üçümüz keyifle vapurdan inip okula gittik, giderken de kedi köpek sevdik Beşiktaş sokaklarında. Artık hayat daha kolay hale gelmişti; çünkü yazarlar ve çizerler de çekingen insanlardı. Uykusuz’un üzerimde nasıl bir etkisi var anladınız mı şimdi? Bence anladınız… Bu sadece bu dönem için geçerli tabi ki, biz Uykusuz’la lisede ne anılar yaşamıştık, haberiniz yok. Kahve eşliğinde lisedeki en yakın arkadaşım ve ben, elimizde Uykusuz’la birbirimize karikatürleri, yazıları göstere göstere, anıra anıra gülerek okurduk dergiyi. Allah’ım ne güzel günlerdi demekten kendimi alamıyorum, zamanın koşturarak hareket etmesi beni çileden çıkarıyor.


Saçma bilinçaltım, kişilik özelliklerim ve anılarımla da sizi tanıştırdıktan sonra, sadede gelelim. Uykusuz Tanıtım Günleri yapmıyoruz bugün. Bugün sizi kendi hazırladığım amatör sorularımla röportaj yaptığım, Uykusuz’un “kendimi durduracak değilim.” ve “Kaç Yıl Oldu?” köşelerinin yazarı Fırat Budacı ile buluşturacağım! Kendisi “kendimi durduracak değilim 1” ve “kendimi durduracak değilim 2” olmak üzere yazılarını derlediği iki kitaba ve insanı şaşkınlığa uğratan detayları içeren “Kaç Yıl Oldu?” kitaplarına sahip olmasının yanında, aynı zamanda bir diş hekimi. “Bunları biliyoruz, röportaj lütfen!” dediğinizi duyuyor ve sizi Fırat Bey’le baş başa bırakıyorum.

29 Mart 2014

Life May Kill, So We’ll Be Dead

Senjar
Life May Kill

Yapayalnız geçen sevgililer gününden sonra kendimi kapatayım, etraftan elimi eteğimi çekeyim dedim… Sonra sınavı falanı filanı vardı cebelleştim durdum. O arada, ne yaptıysam unutamadığım blogta 3 ayda 1 muhakkak bahsettiğim ex-boyfriend’im ile tekrar görüştüm ve tekrar görüşmemeye karar verdim. O ilişkiyi bırgalayıp yazıp sündürecektim açıkçası. Ey sen, ey aşk, ey acı işte nasıl beni perişan ettin sensiz bir hiçim temalı. Bu süreçte Berkin Elvan’ı kaybettik hepimizin bildiği gibi, sokaklara döküldük. Gazıdır suyudur çeviğidir… Ya arkadaşlar ülkenin şu halinde böyle yavşakça şeyler söylemek istemiyorum ama ne zaman ben bu gerizekalıyla ilgili acı çeksem bir şey oluyor arkasından bir TOMA üzerimden geçiveriyor. Unutmamı sağlıyor mu, bilmem. Sağlamıyor sanırım hala bak onun hakkında yazıyorum. Neyse zaten bi hatunla direnirken gördüm kendisini. Serseri…

Sınavları verdim, attım kendimi memlekete. Adamı sürekli rüyalarımda filan görüyorum, dedim tamam haydi Senjar’cım aç laptopunu koy arkaya Daft Punk, dök içindeki aşk acısını…

Dökemedim.

Sabahları kardeşim LOL denen çağımızın erkeklerinin en büyük hastalığı olan oyunu oynamak için uyanması gereken saatten 1 buçuk saat önce uyanıyor. Kulaklığını takip “ULTİYE VER BERKAAAAAAY” diye kükrüyor, haliyle gözümü açıveriyorum “neler oluyor amk” gibisinden. 

Bu sabah kalkıp su içeyim dedim. Ebeveynlerim daha işe gitmemişti. Babama bir baktım, rengi kül gibiydi, omzunun, sırtının ve kolunun ağrıdığını söylüyordu nefes alıp vermekte zorlanıyordu.

Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bir an çok kısa bir an sanki gözlemci bakış açısıyla anlatılan bir romanın içinde gibiydim. “Yaşlı adam her zamankinden daha sarıydı o sabah. Karısı endişeli gözlerle ona bakıyordu. İçeriden ergen çocuklarının “CANGIL GİDELİM” diye bağırdığı duyuluyordu. Neden sonra aralarından birisi “hastaneye gidelim” demeyi akıl etti…” 

Olayı daha fazla sulandırmak, okuyanı ağlatmak, dramlar çıkarmak istemiyorum. Normalde yapardım. Ama bugün istemiyorum. Olanı olduğundan daha yüzeysel geçeceğim. Tahlili tetkikleri filan yapıldı. Yorgunluğa bağlı spazm geçirmiş, ciddi bir şeyi yokmuş babamın.

Ekg’yi, kardiyak enzimleri sonuçları filan kendi gözlerimle görmüş olmama rağmen, hala bir şeyi yok demelerine inanamıyorum. Yani sanki bir şeyi gözden kaçırıyorlar gibi geliyor. İçimdeki bu huzursuzluk nasıl geçecek hiç bilmiyorum. Böyle şeyler düşünmekten de nefret ediyorum.

Babalar, babalarımız…

Daddy issues, günlük hayatta üzerinde sıklıkla durduğumuz bir konu. Babalarından istedikleri gibi doyurucu bir sevgi alamayan arkadaşlarımızın arka arkaya yaşadığı yıkıcı ve yorucu ilişkileri üzerine yıktığımız sebep… 

Hoşlandığımız her insanın bir öncekine benzer tutumları, olur da makro bakmayı başarabilirsek babamızı andırmaları… Konuyu biraz daha kurcaladığımızda zaman zaman hepimizin bir yerlerde muhakkak duyduğu “Elektra kompleksi” ve “Oedipus kompleksi” kavramları gelecektir aklımıza. 

Tüm bunları açıklamadan önce annesi Amelia Nathanson’un ilk göz ağrısı; “Annesinin kayıtsız şartsız göz bebeği olmuş, bir adam, ömür boyunca kendini Fatih gibi hisseder. İşte, başarılı olacağına duyduğu bu güven çoğu kez gerçek başarıyı da doğurur.” sözünün sahibi Sigmund Freud’dan bahsedelim.

Bazen de bir puro yalnızca bir purodur temsili

25 Mart 2014

Başlıkları Sevmem Albayım. Ama Oğuz Atay'ı, Hikmet Benol Ağabeyimi Anayım. Özet Geçmiyorum.

M.B.O.
Words May Kill

Merhaba al yanaklı Beauty May Kill okurları,


Sizlere yepyeni bir yerden yazıyorum bu kez. Words May Kill. Bendeniz M.B.O'nun “art” yazmaya başlama hikayesini hatırlayanlar haklı bulacaklardır bu değişikliğimi. “Art” başlığından kelimelerimi alıp köşeme çekiliyorum. Yeni köşeme.. Çaktınız mı? İnce..
Son günlerde hayatım artışta. İyisiyle, kötüsüyle. Çoğalıyor hayatım. Geçtiğimiz ay evimde sesim eko yapıyordu. Şimdi babam ve köpeğiyle birlikte yaşıyorum mesela. Bir sevgilim, işim gücüm, bir sürü hasta çocuğum oldu. Hepsi de bir ay içinde oldu. Ve tüm bu artış yaşanırken ben aklımın hep azalışlarda olduğunu fark ettim. Hasta çocukların ölmesi, sevgilerin bitmesi… Bir tek babamın gitmesi ihtimalini seviyorum, o da nasılsa geri gelecektirciliğimden. Bir de tabi evde babamla ve köpeğiyle hayat biraz şuna benzediğinden.


İşte tüm bunları düşünürken, dokuz yıllık ama yeni arkadaşım Gökçekız'ın yazısı düştü aklıma. Yeni köşede, yeni bir soluk, hikaye dışı yeni bir tür okuyun istedim. Buralar hep çeşitlik olsun. Sevgilerimle, iyi okumalar.
Başlıkları sevmem albayım. Ama Oğuz Atay'ı, Hikmet Benol Ağabeyimi Anayım. Özet Geçmiyorum.
Ben vedaları sevmem albayım. Hiç gitmesin insanlar. Hele gelmemek üzere giderlerse, çok üzülürüm albayım, dayanamam.
Gelmemek üzere gidenler çok sevdiklerim olur genelde. Bi de bir hikaye bırakır ki geride, noksanlığın daniskası içinde. Ölse, öldü dersin, ama ölmez onlar. Ölmesinler de. Ölürlerse bi kere daha üzülürüm. Çünkü koklayamazlar bir daha çiçek. Yazık olur.

20 Mart 2014

Paraşütlerden Hayaletlere Uzanan Hikaye: Coldplay

Gözde Sarıhan
Indie May Kill


Her şey bir şarkıyla başladı...

'Yellow'  Yıldızlara bak / Bak senin için nasıl da parıldıyorlar... Hayatınızın aşkını bulmanıza gerek yok Yellow'dan etkilenmek için; o bir şekilde iliklerinize yerleşmeyi başarıyor. Benim Coldplay ile tanışmam da Yellow ile oldu. Yağmurun altında sahilde koşan, yürüyen bir adam dünyanın en naif kelimeleriyle en sevdiğim renklerden birini birleştirerek beni hipnotize ediyor. Yıllarımı egemenliği altına alacak bir hikaye de böyle başladı… Ara ara onlara kızdım, küstüm ama Coldplay'den kendimi asla koparamadım. Ve belki hikayemiz Yellow ile başlamasaydı; böyle olmayacaktı. Coldplay bugün hafızamdaki yerini şimdiki kadar korumuyor olacaktı, kim bilir?




'Trouble' Piyano çalmaya başlamamla beraber piyano çalan rock müzisyenlerinin bende bir tık öne geçmeye başladıklarını fark ettim. Daha öncesinde gitarın ve benzeri telli enstrümanları dinlerken bir anda yavaşlamış, bir nevi akustikleşmiştim. Nerede bir piyano duysam o şarkıyı hemen benimsiyordum. O sıralar aşık olduğumu sandığım biri vardı, peşinden az koşmamıştım -kendi de bilirdi nitekim-. Obsesyon derecesinde onu takip ederdim çünkü, sabahları bineceği otobüsün saatlerini bile bilirdim ki denk gelebilelim diye. Çok sevmediğim o yağlı, soslu döner dürümleri onun sayesinde yemeye başlamıştım. Her yediğimde karnım ağrıyordu, ama onu dönerci köşelerinde görmek için bu acıya katlanabilirdim. Hem böyle ona bir zararım dokunmuyordu ki, başına hiçbir bela açmamıştım onu takip ederek. I never meant to cause you trouble, I never meant to do you wrong... Lise bitince aşkları da bitti. Meğer aşk da değilmiş kendisi zaten.




15 Mart 2014

Pharrell Williams - G I R L

Kaan Kızılırmak
Music May Kill

Altın Çocuk

Pharrell ve ikonikleşen şapkası şarkı söylerken

Müzik dünyası, 2013 yılını –özellikle de 2013’ün ikinci yarısını- oldukça hareketli geçirdi. Yeni yılın gelmesi ve ocak – şubat kardeşlerin ağırlıklarını koymaları ile müzik dünyası, ufak çaplı bir durgunluk yaşadı. Anonim boşuna söylememiş “Zaman her şeyin ilacıdır.” diye. Benim için tek yumurta ikizi olan ocak – şubat kardeşlerden sonra daha ılımlı olan mart ayının gelişi, kulaklarımızı koruyan şapkaları, atkıları, rengarenk kulaklıklar ile değiştirmeye başlamamızı sağladı.

2014’ün ilk çeyreğinin yavaş yavaş sonuna gelirken geçen yılın altın çocuğu Pharrell, müzik dünyasındaki sessizliği bozdu ve yeni albümü G I R L ile yeni yıla güzel bir başlangıç yaptı. Böyle söyleyince zamanın ne kadar hızlı geçtiğini fark ediyor insan. “Nasıl yani, 2014 başlayalı koskoca 3 ay mı olmuş?”  dememek elde değil. Zaman, ilaç mı değil mi onu bilmiyorum ama kendisinin son derece hızlı geçtiği konusunda uzun uzun konuşabilirim.



Eğer bir sözlük yazarı olsaydım ve Pharrell Williams hakkında bir şey yazmam gerekseydi sanırım sadece bir cümle yeterli olacaktı kendisini tasvir etmeye: “Pharrell Williams… Altın çocuk olmanın yaşının olmadığını ispatlayan kimse.” 2013 yılında popülaritesini, bir gökdelenin en üst katındaki tavana kadar vurduran Pharrell, upuzun bir aradan sonra kendi albümünü de yayınlamayı başardı.

Paragraflar oluşmaya başladı ama ben altın çocuğu bir anlatamadım. Bana göre müzik dünyası, tüketim hızının da artmasıyla 80’ler, 90’lar olmaktan çıkıp 2011 – 2012, 2012- 2013 sezonuna dönüştü. Durum böyleyken artık eski zamanlardaki gibi belli dönemlere hükmeden ve uzun süre başarılı olan sanatçıların yerini yaşanılan yıla damga vuran sanatçılar aldı. İşte 2013 – 2014 sezonunun da altın yumurtlayan altın çocuğu Pharrell Williams oldu. Haydi o zaman gelin bir bakın yakın zamanda Pharrell’den neler duyacağız, neler diyeceğiz.

G I R L   


10 Mart 2014

Fall 2014 Prêt-à-Porter

Bmigo
Fashion May Kill


Moda haftası ardından moda haftasıyla geçen iki ay: Ocak ve Şubat, gerçekten bir ara takip etmesi zor bir hal aldı. Haute Couture şovlarının ardından gelen Sonbahar / Kış Pret-a-Porter şovları yine oldukça çeşitli ve zengin. ''Çok mu meşgulsün? Her gün iki defile bakıver, hayır hobi olarak yap, kafan dağılır!'' diyenlere tamam diyorum. Haklısınız. Baktım, göz-gönül açacak en güzel tasarımları derledim aşağıda.

Aslında bu hafta Oscar ödül töreni kırmızı halısını yazmaktı amacım ancak pazartesi sabahı karşılaştığım sıkıcılıktan ölen kırmızı halı kıyafetleri beni bu isteğimden vazgeçirdi. Saçlarının bir an önce uzaması için her gece dua ettiğim Jennifer Lawrence'ın tekrar takılıp düşeyazması, Ellen'ın kalabalık selfie'si ve yara izi dolu, zayıf, en iyi haliyle bazı yazarlardan ''En azından nemlendirici sürmüş, bacakları parlıyor.'' yorumunu alan bacaklarıyla şortlu Pharrell Williams dışında ödül töreninin dikkat çeken bir kısmı olduğunu sanmıyorum. Bilmiyorum Cinema May Kill ne der ancak filmleri de ileri derecede sıkıcı buldum. Artık Matthew McConaughey emekli olsun.

Tabii bir tane bile mi güzel şey yoktu derseniz bebek mavisi Versace elbisesiyle Lupita Nyong'o ve The Wolf of Wall Street filmindeki rolünün aksine, en iyi aktör dalındaki Oscar için Matthew Mcconaughey'in ismi açıklandığındaki gözleri dolmak üzere görüntüsüyle sosyal medyanın alabildiğine dalga geçtiği, masum mu masum, tatlı mı tatlı Leonardo Dicaprio'yu size örnek verebilirim.



Evet gelelim 2014 Sonbahar / Kış şovlarına; öncelikle hâlâ oversized, kışlık bir manto almayan varsa aranızda, üzülmeyin almak için oldukça bol zamana sahipsiniz, çünkü bu kocamanlık modası yakın bir zamanda geçeceğe benzemiyor. Keşke daha orta sınıf mağazalar da böyle parçalar yapsa ya da yapanlar biraz daha başarılı olsa. (Sevgili Indie May Kill birkaç ay önce böyle bir parça denedi Mango'da, korkunçtu. Hadi kocaman manto yapalım deyince olmuyor maalesef.)

Neyse, bu sezon her zamankinden de büyük ve garip kesimleri Hermes ve tabii ki Vivienne Westwood'da bulmak mümkün.



Issey Miyake tasarımı kat kat kat bir parça oldukça hacimli ve koruyucu, bir o kadar da ağır duruyor.

7 Mart 2014

Çıplaklık

Deriznoniidtumi
Photography May Kill

Genel olarak, kimliğin içinde barındığı bedenin, herhangi bir örtenden arındırılmış hali çıplaklıktır. Zorlu doğa koşulları karşısında koruma sağlamak amacıyla örtünmenin başladığı dönemden itibaren sürekli etkileşim içinde bulunduğu kültürel, toplumsal, ekonomik ve dini koşulların yanında insanoğlunun durmaksızın yarattığı ve geliştirdiği ahlaki değerler sonucu "ayıp" kavramıyla karşılaşıldığında "anormal"leşen bir kavram olarak karşımıza çıkar. Ahlaki açıdan evrensellik söz konusu olmadığından her kültüre göre değişen ölçütleri de barındırmaktadır. Güney Etiyopya'da kadınların üstsüz gezmesi normalken, birçok Müslüman ülkede çıplaklık illegaldir. Ya da Kore'de "Jjimjilbang" olarak adlandırılan "public bath"ler oldukça yaygın olmasına rağmen unisex alanlarda çıplaklık yasaktır.

Yukarıda sıraladığım şekliyle dinlerin ortaya çıkması, ahlak anlayışının sürekli olarak değişmesi ve de toplumsal değişimler sonucu yasaklanan çıplaklık, kendini sanatta meşrulaştırmıştır. Çıplaklık gündelik yaşamda olduğu gibi sanatta da bazı dönemlerde katı bir biçimde sınırlandırılmış hatta yasaklanmıştır. Fakat bu zamanlarda bile çıplaklık bir tema olarak sanatta yerini almaya devam etmiştir.

Fotoğrafta bilinen ilk çıplak beden kullanımı Hippolyte Bayard’ın otoportresi "Le Noyé"  (Boğulmuş bir adam olarak öz portre). Bayard, fotoğrafın asıl mucidi olduğu iddia edilen kişilerden.


Bayard, geliştirmiş olduğu sistemle 20 dakika pozlama süresiyle doğrudan pozitif baskı yaparak görüntü elde etmeyi başarmıştır. Bu fotoğrafı da kendi geliştirdiği sistem ile, bu alanda yaptığı çalışmaların Fransız Bilimler Akademisi tarafından kabul görmemesini protesto amacıyla çekmiştir. Ben bunu öğrendiğimde gülümsemiştim çünkü kendini ölü ve çıplak olarak fotoğraflaması özellikle o dönem için ciddi bir zeka ve "haya" isteyen bir şey olsa gerek. Aşağıdaki yazıyı fotoğrafa eklemesi epey hoşuma gitti, güzel bir kafanız varmış Bayard. Melankolini, yalnızlığını, düş kırıklığını daha nasıl zeka kokarak dile getirebilirdin ki, yerim seni adam:

 “Diğer yüzde görülen vücudun sahibi Bay Bayard’dır, harika sonuçlarını yeni gördüğünüz ya da görmek üzere olduğunuz yöntemin mucidi. Bildiğim kadarıyla bu hünerli ve yorulmak bilmez araştırmacı yaklaşık üç yıldır icadını geliştirmekle meşgul.” 



“Akademi, kral, kendisinin kusurlu bulduğu bu çizimlerini gören herkes, sizin şu an yaptığınız gibi bunlara hayran kaldılar. Bu onu çok onurlandırdı ve ona bir peni bile kazandırmadı. Bay Daguerre’e çok fazla şey veren hükümet, Bay Bayard için bir şey yapılamayacağını söyledi ve zavallı adam kendini boğdu.”

“Ah, insani şeylerin fani doğası! Sanatçılar, bilim adamları, gazeteciler uzun süre onunla ilgilendiler ve simdi birkaç gündür morgda sergilenmekte ancak henüz ne bir kimse kendisini tanıdı ne onu soran biri çıktı. Bayanlar Baylar, koku duyunuzun etkileneceğinden korkun çünkü gördüğünüz gibi beyefendinin başı ve elleri çürümeye başlamaktadır, bu yüzden başka konulara geçelim.” 


Hippolyte Bayard-"Le Noyé"


(Şimdi kendimi düşünüyorum da yıllarca üzerine uğraştığım belki de hayatımı adadığım buluşuma bir başkasınınkini tercih edecekler; herhalde yapacağım en çakalca şey şöyle bir fotoğrafta sağ elimi nah yapmak olurdu.)

Gelelim daha kısa pozlama süresi ve daha kaliteli fotoğraflar elde edilmeye başlanılan ve böylelikle fotoğrafın yaygınlaştığı döneme. Erotik görseller insan için her zaman ciddi bir tüketim unsuru olmuştur. Ve artık gerçeğiyle birebir örtüşen erotik ve pornografik fotoğraflar çok ilgi çeker hale gelmişti. Öyle ki; artık bu görseller para karşılığı satılmaya başlanmıştı. İşte o dönemde satılan fotoğraflardan biri:


Anonim 1855

3 Mart 2014

90'lara Yolculuk: My Mad Fat Diary

                                                                                                             Gözde Sarıhan
 Indie May Kill 


Kıyısından köşesinden müziği içeren dizi ve filmlere olan ilgimi biliyorsunuz sevgili Indie May Kill okuyucuları. Bu hafta da dizi-film yazılarıma bir tanesini daha eklemek istiyorum. Hem de son iki yıldır izlediğim ve her bölümünde duyduğum şarkılarla bütün hayranlığımı kazanan dizi My Mad Fat Diary ile.


Aslında uzun zamandır '80- '90'ların klasik rock'ıyla alakalı bir yazı yazmayı planlıyordum ama bildiğiniz gibi klasik deniz bir okyanus. İçine gireni hüp diye yutabilme ihtimali bir hayli yüksek. Korkmuyor değildim yani anlayacağınız. Bir de etrafımdaki klasik rock dinleyicilerinin tepkilerinden çekindim. Bir şeyi eksik yazarım da ertesi gün karşıma gelip “Güzelim klasik rock'ı rezil etmişsin Gözde” derler diye öldüm öldüm dirildim.

Geçtiğimiz yılın Ocak ayında İngiliz televizyon kanalı e4'te yayınlanmaya başlayan My Mad Fat Diary de klasik rock yazım için biçilmiş bir kaftan. 1996 İngiltere'sinde geçen bu gençlik dizisi zamanının müzikleriyle harmanlanıyor her bölüm. Öyle iki üç parça da değil bahsettiğim; ilk sezon toplamda altı bölüm ve yüzü aşan sayıda şarkı çalıyor bu altı bölümde. Çalınan parçaların çoğunluğunu zamanın rock parçaları oluşturunca MMFD'yi baz alarak bir '80-'90 klasik rock listesi hazırlamaya çalıştım sizin için.

(asıl kız ; Rachel kısaca Rae ya da bazen Raemundo )

27 Şubat 2014

Alyanaklı Bir İstanbul Beyefendisi

                                                                                                                      Mak.
Book May Kill

Eskiye olan özlemim nedeniyle bazen kendimi 70’li yaşlarda, 40’lı yıllarda doğmuş, televizyonun, internetin, hiçbir şeyin olmadığı bir dönemde yaşamış, eski İstanbul hanımefendisi gibi hissediyorum. Oysa sadece, pazar geceleri annesi tarafından yıkanmış, akşamüstü, 15.00 gibi Şeker Kız Candy ile hüzünlenip, 17.30’da Sevimli Kahramanlar üzeri Şirinler izlemiş, hafta sonları da annesiyle Heidi izleyip dans etmiş neşeli bir 90’lar çocuğuyum. Şimdi de ara sıra, eski çizgi filmleri izlemenin yanında artık nur topu gibi bir, “hafta sonları eski Türk filmleri izleyip ağlama” ritüelim var.  Türk filmi demişken de, sanırım Sezercik filmlerindeki al yanaklı sütçü amcayı hatırlarsınız, hı?


Evet evet, filmlerde kendisini gördüğümüz an içimizi sıcaklık kaplıyordu, filmlerde hep tatlı yanaklı genç bir ihtiyardı, hep gülüyordu, hep insanlara yardım ediyordu. Evet evet ta kendisi, Nubar Terziyan’dan bahsediyorum. O tamahkâr, yumuşak kalpli babacan görünümünün içinde, babacan aile reisinin yanında, gerçek bir İstanbul Beyefendisi yatıyormuş biliyor musunuz? 


Kendisini, hayatını, kariyerini kısaca anlatmak isterdim sizlere; fakat benim anlatmama gerek kalmayacak sanırım. Kendisinin kaleme aldığı “Ne İdim Ne Oldum” adlı öyküleştirilmiş biyografi tarzı kitabı okuduğunuzda, rahmetli Nubar Bey hakkında bilmediğiniz pek çok şeyi öğrenme fırsatı bulacaksınız. Evet, Terziyan’ın hayatını anlatmayacağım tümüyle; fakat kitaptan bahsetmek için bazı detayları açıklamam lazım diye düşünüyor ve zevkle kitabımıza geçiyorum.

.