Indie May Kill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Indie May Kill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2014

Ağzından Bal Damlayan Grup: The Honey Trees

Gözde Sarıhan
Indie May Kill

Karma grupları çok seviyorum. İçinde hem kadın hem erkek sesi duyabildiğim grupları. Belle And Sebastian vardır mesela; o meşhur indie film 500 Days of Summer ile duymayanın kalmadığı gruptur BaS. “The Boy with The Arab Strap” şarkılarını bilmeyen indie müzik dinleyeni yoktur nitekim.  Solistler dönüşümlü olarak seslendirirler şarkılarını bazen de beraber seslendirirler. Müzikleri sözleri üstüne bir de vokalleri ile etkilerler dinleyenleri. Mesela Arcade Fire da öyle. İlk dinlediğimde iki vokalli olduğunu duyunca heyecanlanmıştım hemen. “The Suburbs” albümleri Yılın En İyi Albümü Grammy Ödülü’nü alırken, haklı bir gururla sevinmiştik hepimiz. Bir de daha öncesinde size bahsettiğim The Civil Wars var. Onlar da Grammy’li; herkesin onları çift sanmasına sebep olacak kadar da uyumlu bu duo-grup.


(Yukarıdan aşağı; Belle and Sebastian, Arcade Fire, The Civil Wars) 

Bu ay öylesine müzik sitelerinde gezerken üstte anlattığım gruplar gibi bir duo grup buldum. The Honey Trees. İsimleri de müziklerini anlatıyor; bal gibi grup. Dream-pop diyor otörler genelde bu tarza. Gerçekten de rüya gibi bir müzik yapıyorlar. Bu ara yağmurlar var İzmir’de; açıp açıp dinliyorum ben de onları. Fona o kadar güzel yakıştılar ki anlatamam. Bu yazıyı okurken yağmura denk gelirseniz sesi biraz daha yükseltip hemen pencerenin kenarına geçin. “Aman çok hipster olduk, kahvemiz battaniyemiz nerede?” diye sitem edenleri duyuyor gibiyim; hipster olmaya değecek inanın bana.


2008 doğumlu The Honey Trees. Öylesine gençler. Şarkıları Becky ve Jacob’tan dinliyoruz. Sesi güzel olan bir kişiden daha iyi olan bir şey varsa o da sesi güzel olan iki kişi. Becky bana The Civil Wars’tan Joy Williams’ı hatırlatıyor çoğu zaman; Jacob ise hepinizin bildiği ya da duyduğu Starsailor’un solisti James Walsh’u anımsatıyor dinlerken. Ama bu benzerlikler kulağa gelişle alakalı yoksa kıyaslamak gibi bir durum olamaz benim için ne The Honey Trees’i ne de Starsailor ile The Civil Wars’u. Starsailor demişken; Alcoholic’i dinlemeden geçmeyin derim eğer hiç duymadıysanız. 

20 Mart 2014

Paraşütlerden Hayaletlere Uzanan Hikaye: Coldplay

Gözde Sarıhan
Indie May Kill


Her şey bir şarkıyla başladı...

'Yellow'  Yıldızlara bak / Bak senin için nasıl da parıldıyorlar... Hayatınızın aşkını bulmanıza gerek yok Yellow'dan etkilenmek için; o bir şekilde iliklerinize yerleşmeyi başarıyor. Benim Coldplay ile tanışmam da Yellow ile oldu. Yağmurun altında sahilde koşan, yürüyen bir adam dünyanın en naif kelimeleriyle en sevdiğim renklerden birini birleştirerek beni hipnotize ediyor. Yıllarımı egemenliği altına alacak bir hikaye de böyle başladı… Ara ara onlara kızdım, küstüm ama Coldplay'den kendimi asla koparamadım. Ve belki hikayemiz Yellow ile başlamasaydı; böyle olmayacaktı. Coldplay bugün hafızamdaki yerini şimdiki kadar korumuyor olacaktı, kim bilir?




'Trouble' Piyano çalmaya başlamamla beraber piyano çalan rock müzisyenlerinin bende bir tık öne geçmeye başladıklarını fark ettim. Daha öncesinde gitarın ve benzeri telli enstrümanları dinlerken bir anda yavaşlamış, bir nevi akustikleşmiştim. Nerede bir piyano duysam o şarkıyı hemen benimsiyordum. O sıralar aşık olduğumu sandığım biri vardı, peşinden az koşmamıştım -kendi de bilirdi nitekim-. Obsesyon derecesinde onu takip ederdim çünkü, sabahları bineceği otobüsün saatlerini bile bilirdim ki denk gelebilelim diye. Çok sevmediğim o yağlı, soslu döner dürümleri onun sayesinde yemeye başlamıştım. Her yediğimde karnım ağrıyordu, ama onu dönerci köşelerinde görmek için bu acıya katlanabilirdim. Hem böyle ona bir zararım dokunmuyordu ki, başına hiçbir bela açmamıştım onu takip ederek. I never meant to cause you trouble, I never meant to do you wrong... Lise bitince aşkları da bitti. Meğer aşk da değilmiş kendisi zaten.




3 Mart 2014

90'lara Yolculuk: My Mad Fat Diary

                                                                                                             Gözde Sarıhan
 Indie May Kill 


Kıyısından köşesinden müziği içeren dizi ve filmlere olan ilgimi biliyorsunuz sevgili Indie May Kill okuyucuları. Bu hafta da dizi-film yazılarıma bir tanesini daha eklemek istiyorum. Hem de son iki yıldır izlediğim ve her bölümünde duyduğum şarkılarla bütün hayranlığımı kazanan dizi My Mad Fat Diary ile.


Aslında uzun zamandır '80- '90'ların klasik rock'ıyla alakalı bir yazı yazmayı planlıyordum ama bildiğiniz gibi klasik deniz bir okyanus. İçine gireni hüp diye yutabilme ihtimali bir hayli yüksek. Korkmuyor değildim yani anlayacağınız. Bir de etrafımdaki klasik rock dinleyicilerinin tepkilerinden çekindim. Bir şeyi eksik yazarım da ertesi gün karşıma gelip “Güzelim klasik rock'ı rezil etmişsin Gözde” derler diye öldüm öldüm dirildim.

Geçtiğimiz yılın Ocak ayında İngiliz televizyon kanalı e4'te yayınlanmaya başlayan My Mad Fat Diary de klasik rock yazım için biçilmiş bir kaftan. 1996 İngiltere'sinde geçen bu gençlik dizisi zamanının müzikleriyle harmanlanıyor her bölüm. Öyle iki üç parça da değil bahsettiğim; ilk sezon toplamda altı bölüm ve yüzü aşan sayıda şarkı çalıyor bu altı bölümde. Çalınan parçaların çoğunluğunu zamanın rock parçaları oluşturunca MMFD'yi baz alarak bir '80-'90 klasik rock listesi hazırlamaya çalıştım sizin için.

(asıl kız ; Rachel kısaca Rae ya da bazen Raemundo )

30 Ocak 2014

Geleceği Gösteren Liste: BBC Sound Of

Gözde Sarıhan
Indie May Kill

Her yılın başında açıklanan 15 isim. O yılı müzikleriyle esir alabileceği tahmin edilen 15 isim. BBC her yıl seçtiği bu 15 isimle adeta müzik dünyasının iplerini eline alıyor. Çünkü 2003'ten beri seçtiği bu isimlerin başarılarını buraya yazmakla bitiremeyiz. Her listenin birincisi gerçekten hepimizin ismini en az bir kere duyduğumuz müzisyenler. Mesela 50 Cent, Keane, Mika, Adele, Jessie J, Ellie Goulding, Haim... Listenin sadece birincileri tanınıyor sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Franz Ferdinand, Yeah Yeah Yeahs, Interpol, Dizzie Rascal, Razorlight, Florence + The Machine, MGMT, Skrillex, Azealia Banks bu ilk 10'a  giren isimlerden sadece birkaçı.


Bu listeden haberim Haim'i tanımamla oldu. Malum kendileri geçen senenin kazananları. Kazanması ile beraber müzik dünyasını sallaması da bir oldu zaten. (Birkaç yazı önce kendilerinden de bahsetmiştim zaten büyük bir heyecanla.) Sound Of listelerini kontrol ederken o kadar çok sevdiğim isme denk geldim ki, elimde olmadan 2014 listesini beklemeye başladım. Aralık 2013'te açıklanan ve bu yılı ele geçirecek 15 isim açıklanınca hemen hepsini teker teker dinledim. Favorilerimi belirleyip asıl günü beklemeye başladım. 10 Ocak 2014'te BBC resmi olarak sitesinde bu yılın ilk 5'ini açıkladı. İlk beşe girmesini beklediğim isimlerden üçünü listede görünce bayağı sevindim açıkçası. İddaa tutturmuş kadar oldum; ama hiçbir gelirim olmadan tutturulan iddaa.

Sözü daha fazla uzatmıyorum ve bu yılın ilk 5'ini geri sayımla sizinle paylaşmaktan gurur duyuyorum. Afiyet olsun.

5.GEORGE EZRA


10 Ocak 2014

Indie'yi Onlardan Öğrendim: Arctic Monkeys

Gözde Sarıhan
Indie May Kill

Britanya'nın benim müzik arşivimde çok özel yeri var: Radiohead, The Smiths, Queen, Coldplay, Travis, Muse vs vs. Fakat Britanya deyince ilk olarak aklıma gelen üç isim var. Kafamdaki İngiltere'yi Büyük Britanya'yı bu üç isim oluşturuyor. Hiç gitmedim evet, ama onların müzikleri sayesinde tüm caddelerini tüm trafik ışıklarını bile biliyorum. Öyle bir etkileri var bende. Kim olduklarını artık söylememi ister gibi duruyorsunuz. The Beatles, Oasis ve Arctic Monkeys. Öyle ki bu üç grubun müziklerini de hep birbirine benzetir, birbirleri arasında çeşitli ilişkiler kurarım. Gerçekten de mevcut o ilişkiler: Liam Gallagher -Oasis'in solisti- kendi grubunun The Beatles'i müzikleriyle bine katlayacaklarını açıklamıştı eskiden, biz o derece iyiyiz bu böcekler de kim dercesine. Arctic Monkeys'in solisti Alex Turner'ın da yine bir Oasis hayranı oluşu Google'ın bir yerlerinden sürekli Liam ile fotoğrafları fırlamakta. Gerçi tipleri de benzemekte bu grupların. Ve ilginçtir hepsi bir neslin çılgınlarcasına dinlediği gruplar olmuştur. The Beatles'ı bilmeyen zaten yoktur ama Oasis'in o piyano girişli 'Stop Crying Your Heart Out'u da bir o kadar bilinir. Arctic Monkeys ise yıldızı 2005'ten bu yana parlamaya başlayan ve her geçen gün daha da parlaklaşan yeni nesil Beatles, yeni nesil Oasis.

                                                                        (Soldan sağa; The Beatles, Oasis, Arctic Monkeys)

Kuruluşu 2002- High Green İngiltere olan Arctic Monkeys'in dünya müziğinde patlaması bizim lise yıllarımıza gelmekle beraber beni de zamanında içine hüp diye çeken bir web sitesi sayesinde oluyor. MySpace. İşte Arctic Monkeys de MySpace'in müzik kısmından çıkan ilk isimlerden biri. Gerçi ben Arctic Monkeys'i ilk albümleri olan Whatever People Say I Am, That's What I'm Not ile değil de ikinci albümleri Favourite Worst Nightmare'den çıkan single'ı Brianstorm ile tanıdım. Ama onları tanımamı sağlayan da yine MySpace idi. Sonrasında çıkan diğer müzik paylaşım siteleri yüzünden popülaritesini kaybetse de hayatımıza Arctic Monkeys'i soktuğu için saygıyla selamlamamız gerek bir site kendisi.

Brianstorm demişken klibinden bahsetmeden geçemem. Benim şu azıcık hayatımda unutmadığım birkaç klipten biri. Videodaki tüm hareketleri yapmak istemenize sebep olacak bir Brianstorm'un klibi. Üstelik inanılmaz canlı, acayip dinamik, olağanüstü ritmik bir şarkısı kendisi. Bu yazıyı hazırlamak için Arctic arşivime daldım; sürekli başa alıp evin içinde saçımı başımı kıçımı oradan oraya savurarak dinledim bu şarkıyı. İlk göz ağrılarının hep farklı bir yeri olur ya işte Brianstorm da benim için öyle. Çılgın bir şekilde akan müziğe aynı çılgınlıkta karşılık vererek dans eden kadınların klibi: Brianstorm. (Eklemem gerek bu şarkı Guitar Hero'da da var ve bayağı bayağı zorluyor. Bir deneyin derim.)  



1 Ocak 2014

Umut Dolu Bir Album: Catching Fire OST

Senjar
Life May Kill, Indie May Kill yerine yazdı.

Kitaptan uyarlama filmler her zaman arkadaş ortamlarında münakaşa sebebi olmuştur. Daha odanın ışığını parmak ucumuza yükselerek açabildiğimiz yıllarda Harry Potter serisiyle ilk kez kendimi içinde bulduğum bu tarz tartışmanın genelde kitabını okumuş filmini yetersiz bulan gururlu tarafıydım. Kitabı okurken hayal gücümüzü son raddesine kadar kullanarak, kendimizi kelimelerin saniyede 24 kareden daha hızlı aktığı, fantastik, haftalarca süren bir filmin içinde bulduğumuzu ateşli bir biçimde savunur filmde kitaptaki değiştirilmiş / atlanmış detayları sinir küpü olarak izlerdim. Artık perde asmaya yetecek boyum olmasına rağmen günlük hayat telaşı bahanesiyle kitaplara o kadar zaman ayıramaz oldum. Dolayısıyla büyük bütçeli süpersonik filmleri sinemada müthiş bir görsel şölenle izleme keyfini “Hımm kitabını okumadım okuyayım da öyle giderim” idealizmiyle kaçırmayı göze alamadım. Ve pufff! Artık ben de bir “just movie watcher”dım.



The Hunger Games: Catching Fire geçen hafta izlediğim salonda salya sümüklüğümle yanımdaki arkadaşlarımın beni kınamalarına ve film arasında beni tanımıyorlarmışçasına davranmalarına sebep olan mükemmel film. Filmle ilgili detaylı kritik yapmayacağım. Yalnızca şunu söyleyeyim, gezi olaylarının ardından artık izlediğim bu tarz distopik filmlerdeki devrim / özgürlük savaşlarını daha dokunaklı buluyorum. Belki de filmin 2. dakikasından itibaren ağlamaya başlayıp bir türlü durunamamamın sebebi budur. Diğer sebebi ise filmin en az kendisi kadar etkileyici olduğunu düşündüğüm müzikleri.

Albümün ilk teklisi, İngiliz alternatif rock grubu bebeğim Coldplay’den Atlas, 6 eylülde yayınlandı. Listelerde oldukça başarı gösteren Atlas, Grammy ödüllerine “Best Song Written for Visual Media” kategorisinden aday olurken, Hollywood Song Award’ı da kazandı.

Şarkının sözlerinden oluşan video 10,5 milyona yakın tıklanmaya sahip. Atlas, Coldplay’in sakin müziği ve filmin konusunu güzel bir şekilde yansıtan sözleriyle loop’a alınabilecek bir şarkı.



14 Aralık 2013

Albüm İncelemeleri: Bunu Seven Bunu Da Sever

“Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane.” Hayır; cevap nar değil. Cevap, Indie-Elektronik. Uzaktan bakıldığında bir elin parmaklarını geçmez gibi geliyor sayıları ama kapıdan bir girdin mi Maşallah'ı var bu indie-elektronikçilerin. Geçenlerde biraz yeni isim bulayım kendime dedim sonra bir baktım saatler içinde binlerce isim dinlemişim. Zorla durdurdum kendimi. Hayır bir de sınav zamanındayım, bir yanda kitaplar bekliyor beni çalışılmak için. Kimsenin de eli gitmez güzel müzik dinlemek dururken ders kitaplarına. Sınavlar bitti; kitapları evin bir köşesine atıverdiğim gibi aldım bilgisayarı kucağıma. Oradan oraya bir sürü isim buldum araştırdım. Ve siz sevgili okuyucularım için çok güzel 4 albüm seçtim. Yılın son günlerini böyle verimli geçirmişken sizi de bundan mahrum bırakmak hiç istemedim. Şimdiden iyi dinlemeler.


LONDON GRAMMAR - IF YOU WAIT

Hannah Reid, Dot Major ve Dan Rothman'dan oluşan İngiliz grup kendileri isimlerinden anlaşıldığı üzere. Solist Hannah'ın sesi Lhasa De Sela'nın hık demiş ses tellerinden düşmüş. Lhasa bizi erken terk etti diye düşünürken sanki sesi reenkarnasyona uğramış da Hannah'da vücut bulmuş gibi. Solistin sesinin ilk planda olduğu bir albüm If You Wait. Ritimler harika trip-hop, indie-elektronik karışık ilerliyor; kitap okurken harika gidiyor mesela. Ama Hannah'ın sesi o kadar etkileyici ve dokunaklı ki her şeyi bırakıp sadece onun sesine yoğunlaşmak istiyor insan.


28 Kasım 2013

Folk'a Giriş 101: Inside Llewyn Davis OST

Başıma gelen çoğu şeyin tarihlerini ister istemez aklıma yazıyorum. En sevdiğim grubun gittiğim ilk konserini, O. ile ilk buluşmamızı, en yakın arkadaşımla içip sarhoş olduğumuz ilk geceyi, üniversite sonuçlarının açıklandığı ve İstanbul olmadığı için saatlerce ağladığım günü vs...  Hepsinin tarihleri kronolojik sırayla hafızamda. Çoğu zaman iyi bir şey, itiraf etmeliyim. Günün birinde otobiyografi falan yazarsam işime bayağı yarayacak bu tarihler.

Yine o tarihlerden biri; 5 Ekim 2013 Cumartesi. Film Ekimi İzmir'e gelmiş. Bir önceki akşam üç saatlik inanılmaz filmden sonra (Blue is Warmest Colour) bu akşam arka arkaya üç film izleyeceğim. Bir yandan heyecanlı bir yandan da “Allah’ım ölmesem bari, ya filmler kötü çıkarsa?” diye tırnaklarımı kemiriyorum. Özetlersem üç film de çok çok güzeldi. Only Lovers Left Alive ve Sen Aydınlatırsın Geceyi bu yılı “sinema yılı” olarak tarihe geçirmeme yardımcı oldu. Ama o üçüncü film, ki aslında bu iki filmin arasında izlemiştim filmi saati bile aklımda 19.00, beni en derinden etkileyen filmlerden biri oldu. Bu yıl izlediğim en iyi film olması bir yana, toplam yirmi bir yıllık hayatımda izlediğim en iyi filmler listesine de girmekte. Inside Llewyn Davis.  İçinde müzik barındıran her filmi ayrı seviyorum; güzel müzik, hayatın en vazgeçilmez şeyi iken filmlerde olmaması saçma olurdu zaten. Güzel müzikli filmler listesini sevgili Cinema May Kill'e bırakarak tekrar devam ediyorum yoksa Llewyn Davis arada kaynayacak.


Joel ve Ethan Coen kardeşlerin yönetmenliğini üstlendiği 2013 yapımı bir film Inside Llewyn Davis. Şimdiye kadar hiç Coen filmi izlemediğimden ötürü diğer filmleri ile karşılaştıramayacağım. Ama hep duyduğum kadarıyla bu Coen kardeşler kara mizah olayını iyi beceriyorlarmış. Bu filme de bakınca, filme inanılmaz depresif bir hava hakim olsa da küçük detaylar, oyuncular arasındaki minik diyaloglar hayatın mizahi tarafını da gözler önüne seriyor. Filmi izlerken o karamsar havanın içinde sizi gülümseten detayların varlığı da filmi bir o kadar ilginç kılıyor.

Uzun zamandır Amerikan Folk müziğine kendimi adamayı planlıyordum. Başta günümüzde çok meşhur indie-folk grupları Mumford & Sons, The Lumineers, Of Monster and Men, The Civil Wars olmak üzere önümde öyle bir isim var ki sırf o bile Folk müziğin derin sularına kendimi atmam için bir sebep sunuyor: Bob Dylan. (Bob Dylan başka bir yazıda ele almayı planladığım sinyalini de burada hemen vereyim.) Inside Llewyn Davis 'i izlerken yanımda  oturan sevgilimi sürekli dürtükleyip “Aaaaa Foooolk işte ne kadar güzeel!!!” diyerek filmi ona izletmemiş olabilirim belki ama çok heyecanlanınca kendimi durduramıyorum sayın okuyucularım. Tıpkı şu an Folk yazmanın verdiği heyecanla daldan dala atlayarak sizin kafanızı da bulandırdığım gibi. Elim ayağım titriyor Bob Dylan yazarken. Her neyse, filmden çıktıktan sonra büyülenmiş bir şekilde filmde çalan şarkıları araştırmaya başladım ve karşıma çıkan ilk isim Dave Van Ronk oldu. Çünkü film ünlü Folk sanatçısı Dave Van Ronk'ın kendi kalemiyle yazdığı biyografiden The Mayor of MacDougal Street‘den esinlenerek yazılmış. Zaten Van Ronk'ın da bir albümünün ismi de filmi hatırlatıyor. “Inside Dave Van Ronk”.

12 Kasım 2013

Kutu Kutu Mendil: Depresyon Şarkıları

İzmir'e henüz kış gelmedi ama yurdun çoğu bölgesinde insanlar kalın kazakları üstüne pofuduk montları, eldivenleri-atkıları ile dışarı çıkmaya başladı. Soğuğu sevmeyen biri olarak gerçekten İzmir'de yaşamanın keyfini çıkarıyorum; hala üstüme bir ceket alarak dışarı çıkabiliyorum. Ama gelin görün ki eli kulağındadır; yakında kara bulutlar, kümülüsler vs.ler buraya da gelecektir. Çılgınlar yağmurlar, taşan mazgallar... Hepsi kapımızda; malum Kasım'ı ortalıyoruz.



Bendeniz yağmuru severim; şu da bir gerçektir ki yağmur ve yağmurlu günler tam bir depresyon sebebidir. Başka sorunlar yetmez gibi bir de yağmur sıkıntı verir insana. Evden çıkmak istesen çıkamazsın; evde durmak istesen öğle saatinde akşam karanlığını yaşadığın için afakanlar basar, evde de duramazsın. Eğer ki derdin tasan çoksa işte asıl o zaman yandın. Girersin yatağının içine vaktini orada geçirirsin. Erkekleri bilemeyeceğim ama depresyona girmeye hazır her kızın bu anlarda yaptığı şey çoğu zaman ağlamaktır. Zaten gözyaşlarımızı dökmeye çok hazır olduğumuzdan depresif havalar bize göredir. Böyle günlerin vazgeçilmesi ise ağlak filmler ve sümük akıttıran acılı şarkılardır. Filmler benim konu alanım olmadığından onu bir kenara koyup; sümük akıttıran acılı parçaları kendime misyon ediniyorum.

Genel ruh haliyle depresyona müsait ve her dakika depresyona girebilme ihtimali olan biri olduğum için depresif şarkılar uzmanlık alanıma giriyor bile denebilir. Geçtiğimiz haftalarda yalnızlığım o kadar canıma tak etmiş olacak ki; kendime bir kedi aldım. (İnanılmaz tatlı bir British Shorthair, ismi de Kafka.) İnsana kendini bayağı iyi hissettiriyor kedi sevmek, gerçekten herkese önerimdir; derdin problemin kalmıyor o güzelim peluş gibi dört ayaklıyı severken. Kafka'yı bu kadar severken; en büyük aşklarımdan müziği bir kenara atmayı kendime yakıştıramadım ve depresyonuma iyi gelen bazen de depresyonuma sebep olan şarkıları size listelemeye karar verdim.

28 Ekim 2013

3 Kadın 3 Albüm

Geçtiğimiz haftadan bu yana kendimi kadın vokallerden alamıyorum sevgili Indie May Kill okuyucuları. Bu hafta bir ses yetmedi; üç ses birden dinledim. Üçü de kendi tarzlarında müzik yapıyorlar; üçü de yaptıkları tarzda başarılı isimler. Üstelik ikisi 96-97 doğumlu. Ben henüz bir piyano parçasını çıkartmak için gecemi gündüzüme katadurayım, bu kadınlar müzik dünyasını ele geçirmeye çalışıyorlar. Bu üç yeni albümü de tek tek öneririm, benim gibi iki-üç haftada şoklama yapmamanız önerimdir; fazla duygu yoğunluğuna kapılabilirsiniz çünkü. En iyisi benim önereceğim şarkılarla başlayın devamında albümlerin içine beğendiğinizden dalarsınız.


BIRDY – FIRE WITHIN'


Haftanın ilk albümü Birdy'nin ikinci albümü Fire Within'. 1997 doğumlu Jasmine van den Bogaerde yani Birdy annesinin piyanistliğinden kapmış olacak ki iki albümdür piyano ile bizi büyülemekte. 2011'de mükemmel Bon Iver - Skinny Love coverıyla parlayan Birdy, bir önceki albümünden altyapı olarak farklı olmasa bile vokal açıdan bambaşka bir albümle karşımıza çıkıyor. 13 yaştan 16 yaşa geçiş sürecini az çok anlayabiliyoruz Birdy'nin. İlk albümünde dahi yaşından beklenmeyecek olgunlukta olmasına rağmen bu albümde de olgunluğundan ve müzikalitesinden hiçbir feragat etmeden karşımızda duruyor. Birdy'nin buğulu sesinde bir değişiklik yok ama sesini kullanma konusunda geçen iki yıl içinde kendini geliştirdiği de çok net gözümüzün önüne seriliyor bu albümde. Albüm için söyleyebileceğim olumsuz bir noktaysa; albümün aşırı hüzün dolu olması. Birdy'in kadife sesinden mi yoksa piyanonun bende yarattığı daimi hüzünden mi kaynaklı bilemiyorum ama her şarkı bende ağlayacakmışım hissi yarattı. Ve bir süre sonra bu hüzün bende albümü durdurma isteği uyandırdı. Arka arkaya dinlememekte fayda var. Albümdeki favori şarkım ise;  Strange Birds.   

16 Ekim 2013

Güzel Sesli Kardeşler: Haim

İtiraf ediyorum; kadın vokaller beni o kadar da etkilemiyor. Erkek vokallerden her zaman daha bir zevk alıyorum. Nedenini de tam bilmiyorum aslında, ama genel olarak favori sanatçılarıma baktığımda hep bir erkek vokale çarpıyor kulağım. Artık biraz değişiklik yapmam gerektiğini düşündüğümden, biraz da blog için yazı hazırlamaya çalıştığımdan kendimi son günlerde kadın vokallere verdim. Bayağı iyi sesler varmış aslında yalan söylemeyeceğim. İşte bu hafta da sizlere bu dinlediğim bayan vokaller içerisinden en ama en çok beğendiğimi sunacağım. Hem de fırından yeni çıkmış taptaze albümleri ile.

(Danielle, Alana, Este – Haim)

İsimleri Haim. Üç güzel kız kardeşin soyisimlerinden geliyor grubun ismi. Alana, Este ve Danielle grubun temel taşlarını oluşturuyor kız kardeşler olarak; drummer olarak da kendilerine Dash Hutton eşlik ediyor. Kız kardeşlerimiz Este 1986, Danielle 1989, Alana 1991 doğumlu. Los Angeles çıkışlı grup indie-pop yapıyorlar. Dinlediğim en iyi indie-pop olabilir, dersem size yalan söylememiş olurum. İnternette biraz araştırdığınızda Haim'in sürekli 70'leri soft-rock grubu Fleetwood Mac ile karşılaştırıldığını okuyacaksınız. Bir Fleetwood Mac dinleyicisi de olarak Haim ile Fleetwood Mac belki müzikte bir yerlerde birbirlerine yaklaşabilir – özellikle vokallerde Stevie Nicks'e- ama genel olarak bence o kadar karşılaştırılabilecek gruplar olmadıklarını düşünüyorum. Fleetwood Mac'in uzun ve başarılı geçmişinin yanında Haim henüz minik bir bebek olarak kalıyor, en temelde. Ama Haim'in de gelecekte iyi işler yapacağını da düşünmüyor değilim. Çünkü gerçekten çok iyiler. Sadece “The Wire” şarkılarını dinlediğim zaman bile bunu düşünmüştüm; geçtiğimiz ayın sonunda çıkardıkları “Days Are Gone” ile de düşüncelerim değişmedi.

4 Ekim 2013

Spotify Geldi, Hoş Geldi: Spotify Keşifleri Top 10

Uzun zamandır (Last.fm'den yeni insanlar bulmak kolay ama dinlemek zor hale geldiğinden beri) telefonumda veya bilgisayarımda açıp dinlemelik geniş arşivli bir müzik sitesi arıyordum. Ta ki geçen sene arkadaşım “Spotify var bayağı güzel Last.fm'i sollayacak bence ama Türkiye'de kullanılmıyor.” diyene kadar. Çeşitli tricklerle Spotify'e kaydolmayı başardım nihayetinde ama hemen sonrasında bilgisayarım bozuldu, formatlandı derken sonrasında Spotify'i unuttum. Geçtiğimiz aylarda (geçtiğimiz ay dediğim de haziran falan) yine aklıma geldi ve bilgisayar için olan player'ını indirdim. Ve şenlik o şenlik. Tabi Türkiye'de o zaman kullanılmadığı için sürekli Avrupa - Amerika dns uygulamaları bana ne kadar izin verirse o kadar içine girdim Spotify arşivinin içine. Derken geçtiğimiz hafta Spotify Türkiye'ye açıldı. Artık dns uğraşmacaları olmadan dilediğim gibi müziğimi dinlemeye başladım. Telefonlarınız için uygulamaları da mevcut, ama 30 günlük premium hesap deneme sürümü olarak. Bilgisayar için uygulaması ise premium üyesi olmasanız bile sadece arada giren reklamlarıyla beraber ücretsiz kullanılabiliyor. (Bendeniz kredi kartı kullanmadığım için premium üyesi olamıyorum, ama eğer siz olacaksanız aylık 9.99TL. Bence o arşive değer, olun premium gitsin derim.


Geçtiğimiz haftaki Rock'n Coke yazımızı yazan İdil Damla Bingöl'den de almış olduğum keşif listesiyle beraber bu hafta Spotify'in içine girdim. Bunu dinleyen bunu da dinler diyerek önerilen artistlere oradan başka artistlere aktım. Bazılarının albümlerini daha yeni yakalarken, bazıları benim için tamamen geç kalınmış keşifler oldu. Ama geç olsun güç olmasın demişler. Buyurun sizin için seçtiğim top 10 listemle karşınızdayım.

25 Eylül 2013

Bir Indie Patlaması Olarak: Rock’n Coke 2013

Bu yazıda sizlere Indie May Kill’de konuk yazar olarak ben Rock’n Coke 2013 tecrübemi aktarıyor olacağım. Önce ufak bir tanışma iyi olur diye düşündüm, ben İdil Damla Bingöl.

Gelelim Rock’n Coke’a… Bu sene Rock’n Coke bir sürü heyecan verici isimle doluydu ve ben de henüz festival başlamadan kaçta nerde olacağımı kabataslak ayarlamış durumdaydım. Klaxons asıl gitme sebebimdi ama başka bir sürü güzel konser izledim ve gerçekten çok eğlendim. Ama her şey sırayla.


Kampsız kombine biletlerimiz sağ olsun bizim için Rock’n Coke cumartesi öğleden sonra başladı, asıl amacım 15.00’teki The Ringo Jets konserine yetişmekti ama dördüncü kez The Ringo Jets konserini ıskalayarak kendi adıma bir rekora doğru büyük bir adım attım ve 17.30’da The Editors ile başladık. The Editors benim çok büyük bir heyecanla beklediğim bir konser değildi itiraf etmeliyim, ama iyi ki gitmişim ve iyi ki ordaydım, gerçekten değerdi. Sahneye biraz daha geç bir saatte çıksalar çok daha görkemli bir konser olurdu eminim ama her şeye rağmen diyorum ya, iyi ki ordaydım. The Editors’ın ardından benim merakla beklediğim ve canlı performanslarını görmek istediğim Everything Everything için saat 19.00’da Party Arena’daydık. Everything Everything her anıyla çok eğlenceli, danslı, hareketli bir bir saat verdi dinleyicisine. Gerçekten etkileyici bir performanstı, her şeyin ötesinde eğlenceliydi ve eminim öylesine dinlemeye gelen bir sürü insanı dinleyicileri arasına kattılar o performansları ile.

Ardından geçtik ana sahneye Hurts’e. Hurts beklediğimden çok daha fazla dinleyiciye sahipmiş, gerçekten çok kalabalıktı, Hurts hiç dinlememiş biri bile eminim bayılmıştır Hurts’e o konserden sonra. Çok sempatik ve dinleyiciyle iletişim halindeydiler, gördükleri ilgiden çok memnun ve alçakgönüllü bir halleri vardı bana göre. Theo’nun herkesten cep telefonlarını çıkartmasını isteyişi ya da Blind’da hepimize bir ağızdan şarkıyı söyletişi bunlar gerçekten mükemmel konser deneyimi oluyor dinleyici için. Hurts benim ana sahnede izlediğim en etkileyici performanstı (Prodigy izlemedim ama hemen kızmayın). Hurts biter bitmez koştuk Party Arena’da Dub Fx dinlemeye, ki gerçekten cumartesimiz ordan oraya koşturmakla geçti. Dub Fx ilginç bir adam, seyircisiyle konuşuyor bol bol ve bu da sempatikliğini katlıyor, Dub Fx’i çok uzun izleyemedik ama izleyebildiğim her anında çok eğlendim dans ettim diyebilirim. Şimdi gelelim taşa tutulacağım o ana: Arctic Monkeys ana sahnede. Önce söyleyeyim Arctic Monkeys’in çok büyük bir hayranı değilim, ama konseri merak ediyordum açıkçası. Yine de bana göre Arctic Monkeys beklediğimden sönüktü, daha görkemli daha ihtişamlı daha parlak bir şey beklemiştim, ama beklediğimi bulamadım. En heyecanla beklediğim When the Sun Goes Down bile bir sönüktü sanki.

Hurts - Wonderful Life

        

31 Ağustos 2013

Aşık Olunacak Adam: John Mayer

Uzun zamandır yazmak istediğim isim John Mayer. Biliyorum kendisi indie değil ama John Mayer dinleyip de onun hakkında yazmamak olmazdı. Çünkü kendisi inanılmaz bir müzisyen bana kalırsa. Her albümünü büyük zevkle dinliyor, bir dinlemeye başladım mı haftalarca John Mayer'siz günüm geçmiyor. Hazır kendisi yeni albümü “Paradise Valley”i çıkarmışken; ben de boş durmadım hem yeni albümünü hem de John Mayer aşkımı aktarabileceğim bir yazı yazmaya karar verdim.


Öncelikle kısaca John Mayer'den bahsedeyim. Bu kadife sesli Amerikalı sanatçı 1977 doğumlu. (Yani benden tam anlamıyla 15 yaş büyük, ama aşk yaş falan dinlemez tabii) 2001'de çıkardığı ilk albümü Room for Squares'ten itibaren 6 albümü bulunmakta. 7 tane de Grammy albümü var John'un. Son yıllarda Grammy ödüllerinde adaylıkla yetinse bile şimdiye kadar aldığı Grammy'ler bence yeterli. Özel hayatıyla da gündemden çoğu zaman düşmüyor; Jennifer Aniston, Jessica Simpson ile çıktığı zamanları var. Öyle ki üstte 15 yaşın muhabbetini yaptım; John Mayer'in isminin Taylor Swift ile anıldığı bile oldu. Şimdilerde ise kendisi ünlü popçu Katy Perry ile beraber. Bir ara ayrıldılar ama şimdi yine beraberler. İkisinin de yeni albümlerinin de çıkışı, bayağı da başarılı olmaları aşkın iki ünlüye de yaradığını göstermiyor değil.

22 Ağustos 2013

Albüm İncelemesi: The Civil Wars - The Civil Wars

İşte benim için bu ayın en heyecanlı yazısı. Aslında 2 yıldır ama tarafımdansa 1 yıldır beklenen albüm nihayet geldi. Ve en sonunda yeni albümüyle bu haftaki konuğumuz 3 Grammy, 1 ASCAP, 1 AMA ödüllü Country-Folk Duo'su The Civil Wars.

Güzellik ve sevimliliğe bir de berrak sesini ekleyen Joy Williams ile mükemmel sesin dalgalı saç-sakalla buluştuğu takım elbiseli adam John Paul White'ın 2008 yılında bir şarkı sözü yazı seansında tanışmasıyla başladı The Civil Wars'ın hikayesi. Herkes onları bir klasik Leonard Cohen şarkısı “Dance Me To The End of Love”a yaptıkları inanılmaz akustik cover'larıyla tanımış olabilir. Bense onları “Poison & Wine” ile tanıdım. İyi ki de tanıdım. Zaten country-folk müziğin hayranıyım; bu çifti dinledikçe de bir kat daha sevgim artıyor bu müzik genre'sine.


  (Şu güzelliklere bakar mısın sayın Indie May Kill okuyucuları?!)

10 Ağustos 2013

Bir Efsane İstanbul'dan Geçti: Roger Waters

Tüm dünyanın, müzikle ilgisi olmayan insanların bile tanıdığı müzisyenler vardır. Mesela herkes Michael Jackson'ı tanır ya da Queen'i. Pink Floyd da bunların en başında gelenlerden biridir. Ergenlikle beraber başlayan asilik çağının olmazsa olmazlarındandır “Another Brick in the Wall” mesela. Ya da aranızda 'Due Date' filmini izleyen varsa otla kafayı bulan kahramanlarımızın dinlediği “Hey You” parçasına herkes aşinadır. Ya da olabilecek en iyi balladlardan biridir “Wish You Were Here” -özellikle o gitar introsu, Allah'ım kulaklarımdan hiç gitmeyen melodidir resmen- İşte Roger Waters bu güzel şarkıların kulaklarımızda çınlamasının en önemli faktörlerinden biri. Düşünün ki bu adam ve arkadaşları Pink Floyd olarak ilk albümlerini 1967'de yapıyorlar ve şu an buluğ çağındaki gençler de dahil olmak üzere tüm yaş grupları hala o albümleri açıp dinliyor. Efsane diye ben buna derim işte. Kendisinin 1943 doğumlu olduğuna bakmayın, günümüzün çoğu müzisyenine taş çıkaran bir enerjisi var sahnede (konser dvdlerini, videolarından izlediğim kadarıyla). Müziğe bu denli bağlı olmak da böyle bir şey olsa gerek. Hayran olmamak elde değil yani

4 Ağustos 2013 Roger Waters İTÜ stadyumu konserine gidemedim, evet bunun pişmanlığını Malatya'da kayısı pıtlatırken yaşadım, hem de ziyadesiyle. Ama siz Indie May Kill okuyucuları için, konsere giden ve kendisinin müzik arşivine, bilgisine, zevkine hayranlığımı gizleyemediğim arkadaşım B.'den rica ettim; o da beni kırmadı ve konser deneyimlerini bize aktardı. Kendisinin çok iyi bir yazar olduğunu da eklemek istiyorum, gerçekten güzel yazıyor. Şimdi B.'yi sizinle baş başa bırakıyorum.

Tavsiyem; yazıyı okurken arkadan 'The Wall' albümü de açmanızdır. Ben denedim. HARİKA OLUYOR.

Roger Waters 

30 Temmuz 2013

Kutudan Yayılan Sesler: Top 10 TV Serisi Açılış Şarkısı

İtiraf etmem gereken bir şey var: Tam bir ABD Tv'si bağımlısıyım. Amerika'da yaşıyor olsaydım büyük olasılık o yıllarca duyduğumuz “coach potato”nun sözlük karşılığı olabilirdim yani. Dizi listelerindeki çoğu diziyi en az bir kere izlemişimdir. Hatta bir ara, haftanın her gününe bir dizim denk geliyordu. Pazartesi - Pazar kesintisiz tv yayını gibiydi bilgisayarımın D: dosyası. Mevsim yaz olduğu için diziler tatilde ama ben yine boş durmuyorum 4 yaz dizim (True Blood, The Newsroom, Suits, Pretty Little Liars) başta olmak üzere yeni başladığım Breaking Bad, sırf lise dizisi olduğu için izlediğim Twisted ile beraber yine haftanın 7 gününü 6 diziyle dolduruyorum. Bir de üstüne sıkılmadan defalarca açıp izlediğim diziler var: Scrubs, Community, Cougar Town ve tabii ki vazgeçilmez Law and Order: SVU.

Düşünün ki bu saydıklarım izlediklerimin sadece yarısı. Yazarken kendimden utanıyorum şu an. Her ne kadar diziler güzel, izlenesi olsa da bu kadarı da olmaz ama değil mi sevgili okuyucular? Ama etrafımdaki çoğu insanda karşılaştığım bir özellik bu; yeni nesil bir hastalığa dönüşebilir ileriki zamanlarda TV serisi izlemek. 4'ün altında dizi izleyen arkadaşım yok. Zaten birimiz bir diziye başlamaya görsün, ertesi hafta hepimiz de o diziyi sömürüyoruz. Hatta dizinin sadece 1 sezon olmasını umursamıyoruz bile, nitekim Jane By Design vardı sadece 1 sezon sürdü devamı gelmedi ama buna rağmen oturduk o diziyi bile izledik. Ki inanılmaz bir diziydi kendisi, keşke hiç bitmeseydi. (Yapımcılar duyun bizi)

Madem bu kadar dizi-koliğim; beni etkileyen dizi müziklerini de yazayım dedim. Dizilerden kaptığım müzisyenleri bir kenara atamam aynı zamanda. Az Snow Patrol dinlemedik Grey's Anatomy'de. Az Radiohead çalmadı House'da. Ama bugünkü konu diziden kaptığım adamlar değil tabii ki, dizilerin açılış müzikleri. 'Opening Theme Song'u Türkçe'ye çevirmeye çalıştığımda ortaya Açılış Müziği çıktı ama bence güzel oldu; sırıtmadı pek.

Lafı uzatmayayım ve sizi 10 Tv seri müziğini sıraladığım listemle baş başa bırakayım. 10'dan geriye sıraladım bu sefer, kanımca en güzelini, en mükemmelini, dizisine en yakışanı 1 numaraya yerleştirdim. Ama bu demek değil ki 10 numara korkunç. İzlediğim 1 milyon diziden 10 dizi seçmek benim için çok zordu o yüzden bu seçtiğim 10 dizi aslında benim 1 numaralarım. (Ne kadar çok rakam-sayı kullandım şu paragrafta.)

Not: Seçtiğim iki diziyi izlemiyorum. Ama müzikleri o kadar mükemmeldi ki koymadan edemedim. İnanılmaz başarılılar. Sırf onun için sene içinde iki diziyi de izlemeye başlayacağım.

Not2: Buraya sadece şarkıların orijinallerini koydum ama bence bir de dizilerin açılış jeneriklerini izlemenizi tavsiye ederim. Hepsi de jenerikle bütünleştiğinde bambaşka bir şey oluyor çünkü.

24 Temmuz 2013

Bir Rüya Gerçek Oldu: Jason Mraz İstanbul Konseri

Bundan 9 yıl öncesini gayet iyi hatırlıyorum. Tamamen tesadüfi bir şekilde internette denk geldiğim bir şarkıyla başladı Jason Mraz yolculuğum. Şarkının adı Absolutely Zero. Jason Mraz'in 2002 yılındaki ilk albümü “Waiting for My Rocket to Come”ın belki de en güzel balad'ı. Yok böyle bir güzellik. Gerek Jason'ın sesi gerek şarkının sizi içine alan ritmi, sözleri kısacası görüp görebileceğiniz en güzel birliktelik Jason Mraz ve şarkıları. O gün bugündür kendimi bir Jason Mraz fırtınası içinde buluyorum her gün. Her gün bir şarkısını dinlemeden duramıyorum. Ve 9 yıldır onu canlı görmenin hayaliyle yaşıyorum. Youtube'dan kosner videolarını defalarca defalarca izliyorum. Kendimi orada hayal etmekten alıkoyamadan günü geçirdiğim zamanlar oldu odamda.


Her yıl konser sezonu geldiğinde totemlerime başlarım. Her yıl gelmesini umut ettiğim insanlar var, onların geleceğini düşünerek kendi kendime mutlu oluyorum. Bunların ilki Radiohead idi ama son yıllarda umudumu kaybetmeye başladım dersem size doğruyu söylemiş olurum. İkinci olarak ise yine “Aman gelmez ki Türkiye'ye” dediğim Jason Mraz. Ama canımın içi Jason yüzümü eğdirdi bana. Mayıs ayında arkadaşımla tam konserlerden konuşup “Allah’ım Jason Mraz'i canlı bir görsem of” derken Twitter'da gördüğüm haberle tüm apartmanı ayağa kaldırdım. 19 Temmuz 2013 -yer İstanbul- konser: JASON MRAZ. Bir anda tansiyonum ve nabız sayımdaki değişikliklerle hafif bir bilinç bulanıklığı yaşamadım değil. O anı benimle yaşayan B.G. ise biraz korkmuş biraz şaşırmış beni kendime getirmeye çalışıyordu. Ama mümkün mü? Kendimi oradan oraya atarak evde koşturuyordum “Jason geliyor, A Beautiful Mess sana geliyorum, sana geliyorum Plane, sana geliyorum Butterfly!!!” diyerek. Üniversite sınavını kazandığımda bile bu denli sevinmemiştim. İlk aşık olduğumda yaşadığım mide bulantısı bu anki heyecanımın yanında sıfırdı resmen. Hemen konser tracklisting'ini düşünmeye başlamıştım bile dakikalar içinde. Canlı canlı Jason Mraz'i dinleme düşüncesi. Ah yine heyecanlandım, okurlar. 

14 Temmuz 2013

Cory Monteith: Uzun, Garip, Kanadalı, Aktör, Davulcu, İnsan

Her hafta bloga ne yazmanız gerektiğini düşünürken haberleri, yeni albümleri, sevdiğiniz artistleri müzisyenleri takip ederek başlarsınız işe. Yeni bir haber gördüğünüzde sevinirsiniz “Oh bu hafta da yazım tamam.” diye. Bu haftanın yazısını yazmak için kıvranırken, bir haber aldım. Ama keşke almasaydım da bugün bu yazıyı onun için yazmıyor olsaydım. Yazımın devamını okurken beni lise dizisi izleyen bir ergen gibi görebilirsiniz, bir “fangirl” olarak nitelendirip yazıyı yarıda kesebilirsiniz, haklı bile olabilirsiniz düşününce. Yine de Cory Monteith için bu yazıyı yazmak benim için hem zor, hem de fazlasıyla üzücü.

5 Temmuz 2013

Eski’ye Karşı Yeni: Seçilmiş Cover’lar

Başlığı yazarken bayağı düşündüğümü söyleyerek açmak istiyorum bu haftaki yazımı. Yıllardır “cover” kelimesinin Türkçe'ye çevirisini düşünür dururum; bir türlü de bulamam. Bu haftaki yazımı yazarken de bulamadım nitekim. İstemeye istemeye başlığa “cover” kelimesini yerleştiriverdim. Eğer ki yerine konulacak kelimeyi bana bildiren olursa başlığı da değiştirmek isterim. Yorumlarınızı bekliyorum.

Cover şarkı dendi mi, tartışmalar havalarda uçuşur. Bazı insanlar tamamen karşıdır “O şarkıyı asıl söyleyen müzisyenden başkası başaramaz.” der, bazıları “Aslı korkunçtu bu harika olmuş.” der çoğu cover şarkı için. Benim için de böyle durumlar yok değil aslında; mesela bir Queen parçasının coverlanması benim için baştan bir kayıptır; çünkü hiçbir Queen parçası Bay Mercury kadar güzel performe edilemeyecektir. Ya da Radiohead mesela. Niyeyse Thom Yorke'un elinin, sesinin değdiği şeye başkası dokunmamalı gibi hissederim. Ama bir yandan da sevgili Leonard Cohen'in Hallelujah'sını bana sevdiren Jeff Buckley'dir; Bob Dylan'ı yıllar önce Sertab Erener'in yaptığı “One More Cup of Coffee” ile tanımışımdır. Hakkını vererek yapılmalı coverlar nitekim, yoksa tutunma olasılıkları biraz düşüyor bana kalırsa. Hatta başka bir şekilde söylenmesini de severim cover şarkıların. Ritmiyle oynanır, bambaşka hatta yepyeni bir hale gelir bazen şarkı; o haliyle de hoşuma gider şarkılar.

.