31 Ocak 2014

Haute Couture'un Kendisi ve 2014 Bahar Sezonu

Bmigo
Fashion May Kill

Merhaba sevgili moda severler!


Bir kısmınızın heyecanla beklediği, bazılarınızın da beklemediği ama ''Hey, hadi bir göz atayım neler varmış acaba?'' diyeceği 2014 Bahar Haute Couture koleksiyonları geçtiğimiz hafta sergilendi ve bizi yine kendimizden geçirdi!

Hazır giyimden bir tık farklı olarak sanata daha yakın durduğunu düşündüğüm Haute Couture koleksiyonları içerisinde yine insanın hayal gücünün, yaratıcılığının, doğanın bize verdiklerini kullanabilirliğin ve en önemlisi yüzlerce saatlik el işçiliğinin güzide örnekleri mevcut. Evet hiçbirimiz etrafımızda göremeyeceğiz bu eserleri, ödül törenleri, galalar haricinde ama güzel şeyleri takdir etmekten de neden geri duralım ki?

Bugün bu yazıda, sezonun koleksiyonlarını takdim etmeden önce size bir güzellik yapacağım ve gerçekten meraklı ve biraz da zamanı olanlarınız için Haute Couture kavramının kendisinden bahsedeceğim.

Haute Couture tasarımların, yani aslında daha çok modanın, dikiş makineleri veya benzeri aletler kullanılmadan sadece elle oluşturulması, bunun da en maharetli terziler tarafından, en kaliteli, en pahalı ve çoğunlukla alışılmışın dışındaki kumaşlarla ortaya çıkarılması kavramını temsil ediyor. Haute sözcüğü Fransızca‘dan ''high'' olarak çevrilirken, Couture sözcüğü ''dressmaking'' anlamına geliyor. Bunun yanında yine couture sözcüğü moda ve dikim anlamlarında da kullanılabilmekte. (Yüksek moda demenin doğurabileceği komiklikten ötürü sözcüklerin İngilizce‘sini yazışımı lütfen mazur görünüz.)

Haute Couture parçalar temelde satılmak için değil, yukarıda da dediğim gibi daha çok podyumda sergilenebilir bir sanat yaratmak amacıyla oluşturuluyor. Kullanılabilen sonsuz bütçe, kumaş ve el işçiliği düşünüldüğünde durumu anlamak çok da zor değil.

Terim, başlangıcını uzun zamanlar önce, 1700'lerde Kraliçe Marie Antoinette döneminden almakla birlikte tam olarak netleşmesini İngiliz tasarımcı Charles Frederick Worth ile yaşıyor.

Tabii ki terimi alıp kullanmak da öyle kolay değil. Chambre Syndicale de la Haute Couture adlı kurum, hangi moda evlerinin gerçek bir Haute Couture moda evi olacağına karar veriyor. Hatta bunun için oluşturulmuş kriterler var.

Her ne kadar oldukça saygın ve göz alıcı bir iş olsa da, Couture yapmak maddi açıdan da kolay değil. Bu yüzden çoğu moda evi hazır giyim koleksiyonlarıyla sınırlı kalmakla birlikte, Couture moda evlerinin öncülerinden bazıları Vionnet, Chanel, Balenciaga, Dior, Patou gibi isimler.

Evet, sanırım çok uzatmadan, aynı zamanda can alıcı noktaları da atlamadan sizi az da olsa bilgilendirebildim. Şimdi gelelim 2014 Bahar koleksiyonlarına... Bu sene genel olarak sadelik ve nezihliğin hüküm sürdüğü koleksiyonlarda hiç üzülmeyin, şaşaa da yok değil!

30 Ocak 2014

Geleceği Gösteren Liste: BBC Sound Of

Gözde Sarıhan
Indie May Kill

Her yılın başında açıklanan 15 isim. O yılı müzikleriyle esir alabileceği tahmin edilen 15 isim. BBC her yıl seçtiği bu 15 isimle adeta müzik dünyasının iplerini eline alıyor. Çünkü 2003'ten beri seçtiği bu isimlerin başarılarını buraya yazmakla bitiremeyiz. Her listenin birincisi gerçekten hepimizin ismini en az bir kere duyduğumuz müzisyenler. Mesela 50 Cent, Keane, Mika, Adele, Jessie J, Ellie Goulding, Haim... Listenin sadece birincileri tanınıyor sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Franz Ferdinand, Yeah Yeah Yeahs, Interpol, Dizzie Rascal, Razorlight, Florence + The Machine, MGMT, Skrillex, Azealia Banks bu ilk 10'a  giren isimlerden sadece birkaçı.


Bu listeden haberim Haim'i tanımamla oldu. Malum kendileri geçen senenin kazananları. Kazanması ile beraber müzik dünyasını sallaması da bir oldu zaten. (Birkaç yazı önce kendilerinden de bahsetmiştim zaten büyük bir heyecanla.) Sound Of listelerini kontrol ederken o kadar çok sevdiğim isme denk geldim ki, elimde olmadan 2014 listesini beklemeye başladım. Aralık 2013'te açıklanan ve bu yılı ele geçirecek 15 isim açıklanınca hemen hepsini teker teker dinledim. Favorilerimi belirleyip asıl günü beklemeye başladım. 10 Ocak 2014'te BBC resmi olarak sitesinde bu yılın ilk 5'ini açıkladı. İlk beşe girmesini beklediğim isimlerden üçünü listede görünce bayağı sevindim açıkçası. İddaa tutturmuş kadar oldum; ama hiçbir gelirim olmadan tutturulan iddaa.

Sözü daha fazla uzatmıyorum ve bu yılın ilk 5'ini geri sayımla sizinle paylaşmaktan gurur duyuyorum. Afiyet olsun.

5.GEORGE EZRA


28 Ocak 2014

56. Prestijli Grammy Ödül Töreninde Yaşananlar

Kaan Kızılırmak
Music May Kill

Dünyanın en prestijli müzik ödülü Grammy ödülleri, 26 ocak tarihinde bir kez daha sahiplerini buldu. 



Peki, Grammy ödülleri gerçekten bu kadar önemli mi?

Bu soruyu bende gündeme getiren olay, Grammy adaylıklarının açıklanması ile başladı. Son yıllarda iyice “popüler müziklere verilen ödüller” haline dönüşen Grammy ödülleri, bu yıl özellikle “Record of the Year” başta olmak üzere birçok kategorideki adaylıklar ile bile beni şaşırtmayı başardı.

Günümüz müziğinde sıfırdan bir şey yaratmak artık bir hayal olmuşken, artık “sample” olarak kullanılan şarkılara credit bile verilmiyor. Durum böyle olunca, şarkılar başta olmak üzere genel konsept, sürekli kendini tekrarlıyor ve kısır bir döngüye giriyor.  Haydi gelin “Record of the Year” adaylarını ufak çapta inceleyelim.

İlk olarak ödülü de kazanmayı başaran Get Lucky ile karşılaşıyoruz. Daft Punk’a “Album of the Year” ödülünü getiren Random Access Memories albümünün çıkış şarkısı Get Lucky… Yıllarca aradan sonra büyük reklam stratejileri ile beğenimize sunulan Get Lucky… Peki, uzun zaman merakla beklenen şarkının ritmi, Zack Kim adında gitar çalmayı seven bir Koreli’den mi esinlenildi? Cevap bana kalırsa, bariz bir şekilde ortada. Ayrıca şarkının ana ritmini, Michael Jackson – Paul McCartney düeti Say Say Say’de de duymak mümkün.

Gelelim diğer adayımız Radioactive’e. 2013 yılını oldukça iyi geçiren grupların başında gelen Imagine Dragons’ın büyük hiti. Kişisel olarak bu kategorideki açık ara favorimdi kendisi fakat bu beğenim az sonra söyleyeceklerimi tabiî ki değiştirmeyecek. Şarkıyı ilk dinlediğim anda çok sevdim ve şarkı çabucak dilime dolandı. Zamanla mırıldanma aşamasını da geçtim fakat kafamın bir köşesinde bu şarkı bir şeye çok benziyor demekten kendimi alamıyordum. Ufak bir araştırmadan sonra bulduklarım beni yanıltmadı.  

26 Ocak 2014

A Serious Man - Coen Brothers

Deniz Gül
Cinema May Kill

3 günde 3 ayrı parçaya bölerek izlediğim filmin adı A Serious Man. Coen Kardeşler olarak bildiğimiz Joel Ve Ethan Coel tarafından 2009 yılında çekilmiş bir film. Bu yıl izleme şerefine nail olacağımız “Inside Llewyn Davis”i izlemeden önce kafamda Coen’leri toparlamak için Coen maratonu yapma kararı aldım. Önce Barton Fink, sonrasında Serious Man derken, daha Inside Llewyn Davis’e geçemeden durmak zorunda hissettim kendimi. Çünkü, Serious Man yazılmalı ve anlatılmalıydı birilerine. Bol bol spoiler vereceğim için yazının devamını okumak istemeyenlere küçük bir paragraf filmin özetini yazmalıyım.



Larry Gopnik isimli ana karakter etrafında dönen kopuk ama sürekliliğini bir dakika bile yitirmeyen olaylar silsilesi filmin öyküsünü oluşturuyor. Güzide Türkçe’mizden yararlanarak da başına gelmedik kalmayan tabirini kendine uyarlayan Larry, film boyunca daha ne kadar kötü olabilir ki sorusunu sizi diken üstünde bekleterek ve merak duygunuzla sürekli dalga geçerek cevaplamaya çalışıyor. Cevabı filmin sonunda bulabilirsiniz yazmak çok naif bir hareket olur. Kime göre neye göre soruları Coen Kardeşlerin yaşam felsefesini oluşturuyor. Genelleme yapmanın yere ve zamana göre ne kadar yanlış olabileceğini gösteriyor. Hayatını sakin bir kaos içinde geçiren fizik profesörü Larry ve evinde yaşadığı stres ve sıkıntı, karısıyla ve çocuklarıyla ciddiyetsiz ilişkisi ve mülayim kişiliğiyle yardıma muhtaç hali bize merakla birlikte acıma duygusunu da tattırıyor. Sormamız gereken şey ise; bir süre sonra karakterin hayatını düzeltemeyeceği noktada merak ettiğimiz onun ne kadar daha acı çekeceğini görme isteğimiz olmuyor mu? Bu bizi kötü biri yapar mı? Bu kısa denizgülvari özetten sonra, beğendiğim karelerin üzerimdeki ve filme etkilerini anlatmaya geçmeliyim.

18 Ocak 2014

16 Ocak 2014

İzmir 2014 Ocak "mini mini" Etkinlik Rehberi

M.B.O.
Art May Kill

Dostum E.’yle hayatımıza dair pek çok plan yaptık. Gerçek planlar...
Mesela olası bir savaş halinde izleyeceğimiz plan...
Mesela olası bir zombi saldırısı halinde...
Mesela zamanda kaybolursak hangi tarihte, hangi noktada buluşacağımıza dair...

Bunları ve daha nicelerini yaptık, kenara koyduk. Yaşam bize çok garip bir yer olduğunu ve hazırlıksız yakalanmamamız gerektiğini öğretmişti zira.

“SÜREKLİ TETİKTE OLUN!!”

Ama geçen gün apayrı bir diyalog geçti aramızda. Eşsiz, benzersiz...

Valla E.
Kafam öyle karışık ki...
Yapacak o kadar iş var ki...
Hayata tutunmak öyle zor ki...
Hayat süper hızlı bir tren,
trenin içinde gelecek kaygısı taşımasına gerek olmayan insanlar...
Ben trenin tepesindeyim.
Etrafımda aksiyon filmi kahramanı tipler...
Adamların işi trene tutunmak zaten!! Kolayca yapıyorlar.
Bense sıfır esneklikli, idmansız bir şüşkoyum.
Hızdan, basınçtan ağzım bılıbılı oluyor, damaklarım görünüyor.

Anladım kardeşim.
Ben de düşünüyorum nicedir.
Hani içim daralıyor,
anlatamam  sana.
Yani ne olacak hani, anladın mı?
Merak duygusuyla sormuyorum bunu.
Hani ne yani ne?
...
Yalnızlık hissi geldi.
Garip ya!
Geçiş dönemindeyiz.
Valla bak.
Hani nasıl 17-18 yaşları bi garip...

Doğru diyosun.
Geç ergenliğin bitişi 22-23.
Odur büyük ihtimalle.
Bu dönemeci dönüp,
tam yetişkin olucaz.

Şimdi bu konunun çıkış noktası benim yazmakta olduğum tezde yaşadığım aksilikler. Devamında KPSS, ALES, YDS, sevgili E. için TUS ve ismini anamadığımız (çünkü bilmiyoruz bir de o var!) daha niceleri.

Kısaca bir gelecek kaygısı aldı bizi. Ve konuşma şöyle bir yere bağlandı.

Bu hafta sonu güzelce düşünelim.
Pazartesi buluşup planı kesinleştirelim. 

10 Ocak 2014

Indie'yi Onlardan Öğrendim: Arctic Monkeys

Gözde Sarıhan
Indie May Kill

Britanya'nın benim müzik arşivimde çok özel yeri var: Radiohead, The Smiths, Queen, Coldplay, Travis, Muse vs vs. Fakat Britanya deyince ilk olarak aklıma gelen üç isim var. Kafamdaki İngiltere'yi Büyük Britanya'yı bu üç isim oluşturuyor. Hiç gitmedim evet, ama onların müzikleri sayesinde tüm caddelerini tüm trafik ışıklarını bile biliyorum. Öyle bir etkileri var bende. Kim olduklarını artık söylememi ister gibi duruyorsunuz. The Beatles, Oasis ve Arctic Monkeys. Öyle ki bu üç grubun müziklerini de hep birbirine benzetir, birbirleri arasında çeşitli ilişkiler kurarım. Gerçekten de mevcut o ilişkiler: Liam Gallagher -Oasis'in solisti- kendi grubunun The Beatles'i müzikleriyle bine katlayacaklarını açıklamıştı eskiden, biz o derece iyiyiz bu böcekler de kim dercesine. Arctic Monkeys'in solisti Alex Turner'ın da yine bir Oasis hayranı oluşu Google'ın bir yerlerinden sürekli Liam ile fotoğrafları fırlamakta. Gerçi tipleri de benzemekte bu grupların. Ve ilginçtir hepsi bir neslin çılgınlarcasına dinlediği gruplar olmuştur. The Beatles'ı bilmeyen zaten yoktur ama Oasis'in o piyano girişli 'Stop Crying Your Heart Out'u da bir o kadar bilinir. Arctic Monkeys ise yıldızı 2005'ten bu yana parlamaya başlayan ve her geçen gün daha da parlaklaşan yeni nesil Beatles, yeni nesil Oasis.

                                                                        (Soldan sağa; The Beatles, Oasis, Arctic Monkeys)

Kuruluşu 2002- High Green İngiltere olan Arctic Monkeys'in dünya müziğinde patlaması bizim lise yıllarımıza gelmekle beraber beni de zamanında içine hüp diye çeken bir web sitesi sayesinde oluyor. MySpace. İşte Arctic Monkeys de MySpace'in müzik kısmından çıkan ilk isimlerden biri. Gerçi ben Arctic Monkeys'i ilk albümleri olan Whatever People Say I Am, That's What I'm Not ile değil de ikinci albümleri Favourite Worst Nightmare'den çıkan single'ı Brianstorm ile tanıdım. Ama onları tanımamı sağlayan da yine MySpace idi. Sonrasında çıkan diğer müzik paylaşım siteleri yüzünden popülaritesini kaybetse de hayatımıza Arctic Monkeys'i soktuğu için saygıyla selamlamamız gerek bir site kendisi.

Brianstorm demişken klibinden bahsetmeden geçemem. Benim şu azıcık hayatımda unutmadığım birkaç klipten biri. Videodaki tüm hareketleri yapmak istemenize sebep olacak bir Brianstorm'un klibi. Üstelik inanılmaz canlı, acayip dinamik, olağanüstü ritmik bir şarkısı kendisi. Bu yazıyı hazırlamak için Arctic arşivime daldım; sürekli başa alıp evin içinde saçımı başımı kıçımı oradan oraya savurarak dinledim bu şarkıyı. İlk göz ağrılarının hep farklı bir yeri olur ya işte Brianstorm da benim için öyle. Çılgın bir şekilde akan müziğe aynı çılgınlıkta karşılık vererek dans eden kadınların klibi: Brianstorm. (Eklemem gerek bu şarkı Guitar Hero'da da var ve bayağı bayağı zorluyor. Bir deneyin derim.)  



8 Ocak 2014

Beyoncé - Beyoncé

Kaan Kızılırmak
Music May Kill

Müzik Dünyası: Asla Yaşlanmayan Bir Çocuk

Başlıkta da söylediğim gibi müzik dünyası çok ilginç. Ne zaman, ne olacağını neredeyse hiç kestiremediğimiz, uyandığımız her güne içinde mutlaka yenilik barındıran bir sektör. Her şeyin abartılarak önümüze sunulduğu bu günlerde, uzun zamandır ne yapacağını merak ettiğimiz Beyoncé, bir anda kendisi ile aynı adı taşıyan albümünü yayınladı.

İlk duyduğumda “Ne? Nasıl yani? Ne demek şimdi bu?” tepkilerini verdiğim Beyoncé’nin bu stratejisini oturup sakin kafayla düşündüğümde takdir etmekten başka bir şey gelmedi elimden. Malum, müzik dünyası insanın gözünün yaşına bakmıyor. Bir gün zirvedesiniz, bir sonraki gün ise adınızı bilen bile yok. Durum böyleyken doğal olarak herkes bir yenilik peşinde koşuyor. Bu koşuşturmaca da sektörü sürekli canlı ve rekabetçi kılıyor. Buradan yola çıkarak, uzun zaman akıllarda yer edecek ve üzerinden biraz zaman geçtikten sonra taklitlerini göreceğimiz bu satış pazarlamasına şahit olmak heyecan verici.

Beyoncé albümü 13 Aralık 2013 tarihinde yayınlandı ve hemen hemen dünyanın her yerinde bir hafta boyunca kesintisiz konuşuldu. Albüm, ilk haftasında 1 milyon satış rakamını aşarak Beyoncé’nin en yüksek ilk hafta açılışı yapan albümü unvanını kazandı.

İçerisinde 14 şarkı ve 17 video barındıran Beyoncé, görsel albüm adı altında yayınlandı. Beyoncé her ne kadar müzik ile görselliği ayırmasa da ben az sonra albümün sadece müziksel kısmını ele alacağım. Fakat ben de Beyoncé ile yakın düşündüğüm için ve Music May Kill’de de ufak değişiklikler olsun diyerek, her şarkıyı öncelikle bir gif ile -hafif esprili bir yolla- anlatmaya çalışacağım. Merak etmeyin, tabiî ki birazdan şarkılar hakkında ne düşünüyorum uzun uzun okuyacaksınız.


Beyoncé – Beyoncé



6 Ocak 2014

2013'ten Akılda Kalanlar...

Bmigo
Fashion May Kill

Çalışacak dersin ve de dershanenin olmadığı (evet daha TUS'a çalışmaya başlamadım) bu harika hafta sonunda, bilgisayarın başında internette öylesine gezinirken, milyonlarca 2013 derlemesiyle karşılaştım. Dedim haydi bir tane de ben yapayım. Koskoca 2013, neler neler oldu bu sene ohooo baya yoğun bir yıldı.

Royal baby mi doğmadı, sevgili Miley dil canavarına mı dönüşmedi, popstarlar ünlü markalara transfer mi olmadı hatta David Bowie falan mı dönmedi? Bir baktım oldukça materyal var. Yalnız takdir edersiniz ki bir yıl oldukça uzun bir süre ve akılda da bir sürü olay var; bu sebepten olayları kronolojik sıraya sokmak fazlaca yorucu geldi, yapamadım. Aman Bmigo da kolaya kaçmış demeyin o kadar da önemli değil bence. Değil mi?


Neyse lafı uzatmadan başlayayım hemen bu sene Fashion May Kill gözünden akılda kalanlara!

Miley Cyrus – Robin Thicke VMA performansı


Yazıya başlamadan önce birkaç kişiye sordum, ''Hey you! Söyle bakalım bu yılı neyle hatırlıyorsun? 2013 deyince aklına ne geliyor?'' diye. Abartmıyorum hepsi Miley ve dili dedi ilk önce. E doğal tabii bir yerde, sanırım yıllarca akıllarda kalacak bir performans oldu. Ama ben asıl Robin Thicke'in giydiği, efsanevi Tim Burton filmi Beetle Juice esintili takıma dikkat çekmek istiyorum. Uzun saçlarıyla bisiklete bindiği klibini görüp de bugünleri tahmin etmek imkansızdı sanırım. Neredeyse yılın şarkısı diyebileceğimiz Blurred Lines ile yaptığı geri dönüşten sonra, Take It Easy On Me şarkısının klibinde de kullandığı takım tüm övgüyü Miley'nin almaması gerektiğinin bir göstergesi.

Jennifer Lawrence ve Oscar Ödülleri


Nazar değdi! Arkadaşlar başka açıklaması yok bunun, nazar yani bu! 

4 Ocak 2014

Paul Morrisey’s Trilogy (+18)

Kaan Kızılırmak
Music May Kill, Cinema May Kill yerine yazdı.

“Haydi arkadaşlar! Tamam, sohbeti bırakalım artık. Yeni yılda köşeleri değişiyorduk ya hani, işte onun çekilişini yapalım son olarak.” cümleleri ile son bulan Beauty May Kill konferans toplantısı ile başlayan ve “sinema hakkında ne yazacağım ben?” ile devam eden süreç, biraz sancılı da olsa ani bir karar ile son buldu.

8 yazarın birbirinin konusunu yazması eğlenceli bir macera oldu kendi adıma fakat esas eğlenceli kısım “kim, hangi konuyu yazdı?” merakıydı. Günlerce bekledik fakat beklerken bir o kadar da debelendik. Müzik dışında bir konu yazacağım için oldukça heyecanlıydım ve kuranın çekildiği gece hemen konumu düşünmeye başladım. İlk olarak sizlere “yeni yıla girerken izlenecek filmler” başlığı altında çeşitli filmler önermeye kalkıştım fakat klişenin içinde boğulmama ramak kalmışken kurtuldum. Sonrasında ise bilgisayarımı kurcalarken film klasörü içinden küçük bir klasör gözüme çarptı. Yaklaşık 1 yıl önce izlemiş olduğum Andy Warhol Factory imzası taşıyan Paul Morrisey’s Trilogy.


3 Ocak 2014

Bir Amerikan Klasiği: Broadway

Gözde Sarıhan 
Indie May Kill, Art May Kill yerine yazdı.

Bmigo: Secret Santa'da en çok neyi istiyorsun?
Ben: Ay Cinema May Kill çıksa olur, bu ara güzel filmler izledim. Artık birinin Coen Kardeşler'i de yazması gerek hem.
Bmigo: Ay bana Indie çıkarsa Imagine Dragons'u yazarım yalnız şimdiden söyleyeyim. Asıl Life çıkarsa ne yaparız?
Ben: Aaaaaa... Ölürüm ben Life çıkarsa bana; hiç güzel hikayem yok. Ya Art çıkarsa? Ne yazarım hiç bilmiyorum. Of Art çıkmaz inşallah...
Bmigo: Ben akımları yazarım Art çıkarsa; bir ara merak salmıştım onlara Bilsem'e giderken; kübizm vs birkaç bir şey yazarım yani.
Ben: Ay ne güzel işte. Umarım Art çıkmaz; MBO'dan sonra Art yazmak çok zorlu olur hatun tiyatrolardan çıkmıyor nitekim. Ben ise bu ara sadece Gossip Girl izliyorum.

Bu hafta burada karşınıza çıkmamda en büyük etkiye sahip evrene gönderdiğim mesajı okudunuz az önce sayın okuyucular. Art May Kill köşesini sevmediğimden değil “art” kavramının bende oluşturduğu engin denizden korktuğumdan blog içinde yılbaşı dolayısıyla yaptığımız modifiye Secret Santa'dan bana Art May Kill çıkmasını istemiyordum. Lakin çok değerli Ökalp bana geldi gitti Art'ı seçti. Olsun onun o minik ellerinden öpüyorum ve saltanatımın sadece bir hafta süreceği Art May Kill'den selamlıyorum...

Merhaba...

Beni tanıyan herkes az çok nelere hayranlık beslediğimi bilir. En başta Jeff Buckley ve Jason Mraz mesela. Bu aralar her yere parafını attığım Günseli Ediz yani Oğuz Atay karakteri mesela. Çok yakınlarımın daha iyi bildiği ama bir çok insanın da öğrendiğinde çok şaşırmadıkları bir ilgi alanım da var ki: Broadway Müzikalleri. Bir gün New York'a adım atarsam gideceğim ilk yer işte o meşhur Broadway Street.



2 Ocak 2014

Kış Kafası

Deniz Gül
Cinema May Kill, Fashion May Kill yerine yazdı.

Her yazarın konusunun birbiriyle değişeceği yılbaşı özel çekilişi yapılırken, ben en eski dilek dileme ritüelini yerine getiriyordum. İçimden söylediğim başlık, bana sinemadan sonra en yakın gelendi. Fashion.. fashion.. noolur fashion.. Geçici bir süreyle tahtına oturduğum Bmigo, sinemadan sonra beni internetin ya da dergilerin içinde boğulurken görebileceğiniz konunun yazarıydı. Her yazısını ben olsam ne yapardımlarla süsleyerek okuduğum köşeye yazma sırası da artık bendeydi.

Fakat moda bilgisi annesinin peşinde mağaza mağaza gezerken “yeri iyi” olan kumaşın kaliteli olduğunu düşünerek başlayan birinden çok da teknik bilgi beklememek gerek. Sonuçta likralı kumaş rahat, yün kazak sıcak, fanila şart kalıplarıyla bezeli bir dolap geçmişimiz var. Genel geçer moda tabirlerine oldukça uzak ben, Bmigo’nun bazen yaptığının aksine Naomi Campbell walk defileleri yorumlamaktan kaçındım. Çünkü kumaş kalitesiyle ilgili teknik bilgim gibi defile anlayışım da kabinler doluyken mağazanın ortasında üstü çıkarılan çocukları izlemekten öteye gitmiyordu. Fakat zaman içinde gelişen estetik yargım üstüme giydiklerime de sıçradı. Zaman içinde cüzdanımın şişikliğindeki artışın da gelecekte estetik yargımla arkadaş olacağını düşünüyorum.

Gelir düzeyimin ince bir çizgi üstünde ilerlediği günlerde bile almak isteğimin duramayışı daha derin bir konu sanırım. Biraz geriye gidersem, “Daha çok!” tatminsizliği ilk defa kendini alışveriş konusunda gösterdi. 22 yıllık durmak bilmeyen alışveriş hayatımda ilk defa bu yıl “evet bu yıl bir eksiğim yok aslında o zaman alışveriş yapmıyorum!” diyerek nefsimi tutmaya karar verdim. Çoğu yazımda kullandığım kalıp bir cümleyi bir daha tekrarlayacağım. Özellikle herhangi bir şeye karşı en azından teoride benimsediğim “yeterlilik” ya da “tamah” teması alışverişe olan doyumsuzluğum yüzünden pratikte sınıfta kalıyordu. Beni, “kendinle çelişiyorsun işte bak!” cümleleri karşısında çıplak bırakıyordu. Oysaki ben üstümdekileri çok seviyordum. Bütün bu sebeplerden ötürü güncele bakıp dışarıya açılmaktansa dolabıma bakıp içime dönmeye karar verdim.

Bu karardan hemen sonra keşke sadece içime dönebilseydim dediğim bir an yaşadım. Ben dolabımın içinde boğulabiliyordum ama siz de girdaba yakalanıp boğulmamalıydınız. Bu kadar kişisel, öznel bir konuyu tabii ki genelin beğenisine açmayacaktım. Fakat yine kendimle çelişiyordum. Aslında zevkler ve renkler tartışılıyor muydu? Bu sorunun hayır cevabını alamadığı tek konu moda olmalı. Ne kadar zevkleri ya da renkleri tartışmasak da hepimizin kafasında oluşan “şıklık”, bir anda özneli genele çeviriyor. Sonuç olarak bu yazıda ben bu kış bunları bunları giydim bakın demenin kolay bir yolu yoktu. Üstelik bu riskli fikir için bende olmayan birçok teknik problem vardı. Oysaki kıyafetler askıdayken ne güzel duruyorlardı. Onları üstüme alıp yolda yürürken sorun yoktu fakat fotoğraf makinesinin karşısına geçip modellik yapmak benim yapamayacağım bir şeydi. Poz verme konusunu bir şekilde halledebilirdim fakat duruş bakış gözler ağız saçlar kombinasyonunu halletmek için 22 yıl geç kalmıştım. Benim yerime geçen yüz, biraz da üstüme giydiğim her farklı kıyafette değişen ruh halimi anlatsın istedim. Kendi yüzümü değiştirme yüzsüzlüğünü de ancak böyle bir sebeple yapabilirdim.  

Hepsinin yanında, bu büyük riske adım atmamın hayırsever bir nedeni de var. Çünkü bu yazının yardım eli uzatması isteğimi bastıramıyorum. Konunun uzmanı olan biri tarafından yapılmış olması fark etmeden, iyi ya da kötü herhangi bir kombinasyona bakarken aklıma gelenler bana dolabımı dolduracağım parçaları seçmemde hep çok yardımcı oldu. Ben de bu kış yaptığım kombinasyonların aynı etkiyi yaratmasını umarak kendi Lookbook’umu yayınlıyorum. Kimseye bir faydası dokunmasa bile sabah kalkıp ne giysem diyerek baktığım bir yerim olur belki.

Dolabın kapağını açıp boş gözlerle içeri bakarken, seçim yaparken,  ilk önce ayakkabıdan başlamanın rahatlığını keşfettim. Çünkü giyilecek ayakkabıya göre pantolon ya da etek \ elbise daha kolay seçiliyor. Bu yüzden eğer bot giyeceksem botun da rengine uygun çorap seçimini yapmak ve sonrasının çorap söküğü halinde gelmesini beklemek doğru bir karar. Son 2 yıldır, yeni alınan kahverengi botlarımla birlikte –tahmin etmek çok zor olmasa gerek- dolaptaki baskın renk de kahverengi. 

1 Ocak 2014

Umut Dolu Bir Album: Catching Fire OST

Senjar
Life May Kill, Indie May Kill yerine yazdı.

Kitaptan uyarlama filmler her zaman arkadaş ortamlarında münakaşa sebebi olmuştur. Daha odanın ışığını parmak ucumuza yükselerek açabildiğimiz yıllarda Harry Potter serisiyle ilk kez kendimi içinde bulduğum bu tarz tartışmanın genelde kitabını okumuş filmini yetersiz bulan gururlu tarafıydım. Kitabı okurken hayal gücümüzü son raddesine kadar kullanarak, kendimizi kelimelerin saniyede 24 kareden daha hızlı aktığı, fantastik, haftalarca süren bir filmin içinde bulduğumuzu ateşli bir biçimde savunur filmde kitaptaki değiştirilmiş / atlanmış detayları sinir küpü olarak izlerdim. Artık perde asmaya yetecek boyum olmasına rağmen günlük hayat telaşı bahanesiyle kitaplara o kadar zaman ayıramaz oldum. Dolayısıyla büyük bütçeli süpersonik filmleri sinemada müthiş bir görsel şölenle izleme keyfini “Hımm kitabını okumadım okuyayım da öyle giderim” idealizmiyle kaçırmayı göze alamadım. Ve pufff! Artık ben de bir “just movie watcher”dım.



The Hunger Games: Catching Fire geçen hafta izlediğim salonda salya sümüklüğümle yanımdaki arkadaşlarımın beni kınamalarına ve film arasında beni tanımıyorlarmışçasına davranmalarına sebep olan mükemmel film. Filmle ilgili detaylı kritik yapmayacağım. Yalnızca şunu söyleyeyim, gezi olaylarının ardından artık izlediğim bu tarz distopik filmlerdeki devrim / özgürlük savaşlarını daha dokunaklı buluyorum. Belki de filmin 2. dakikasından itibaren ağlamaya başlayıp bir türlü durunamamamın sebebi budur. Diğer sebebi ise filmin en az kendisi kadar etkileyici olduğunu düşündüğüm müzikleri.

Albümün ilk teklisi, İngiliz alternatif rock grubu bebeğim Coldplay’den Atlas, 6 eylülde yayınlandı. Listelerde oldukça başarı gösteren Atlas, Grammy ödüllerine “Best Song Written for Visual Media” kategorisinden aday olurken, Hollywood Song Award’ı da kazandı.

Şarkının sözlerinden oluşan video 10,5 milyona yakın tıklanmaya sahip. Atlas, Coldplay’in sakin müziği ve filmin konusunu güzel bir şekilde yansıtan sözleriyle loop’a alınabilecek bir şarkı.



.